Bölüm4
Başa dön        Önceki Bölüm          Sonraki Bölüm         


(Editörün Notu: Ethem Aydın'ın telefon rehberindeki veya anı defterindeki dostlarının hazırladığı bir bölümdür) 


Ayten Pekhas yazıyor:
Değerli Ethem Aydın ve ben
    Ben Yeni Adana gazetesi köşe yazarı Ayten Pekhas. Değerli hoca ile tanışmamız emekli öğretmen Servet Yıldırım tarafından olmuştur.
    Aydın Sanat evinin küçük olmasına karşın çok samimi ve sevecen bir havası vardır. İlk görüşme beni kendisine bağlamaya yetti. Benimde bir öğretmen kökenli olmam daha da O'na yaklaştırdı. O emekli, ben ise görevden ayrılmıştım. Köşe yazarı olmam O'nu çok sevindirmişti.
    Tanıştıktan sonra hemen her sabah sokağa çıktığımda mutlaka kendisine uğrar, sağlığını sorardım. Karşılaşınca çok sevinir, hemen yer gösterir, ve "hanımefendiye ne ikram edelim" diye içeriye gider, ve bana bir elma getirerek yememi söylerdi.
Beni baştan aşağı bir süzer ve derdiki: "Bugün nereye gidiyorsun? fakat çok şıksın" diye beni hayata bir kere daha bağlamayı sağlardı. Çok candan ve güler yüzlülüğü ile herkesi kendine bağlar hiç arkadaşsız kalmazdı. Akşam üstleri uğradığımda ise yanında arkadaşı ile tavla oynuyor olurlardı. Yine oyununu bırakır, beni tavla arkadaşına tanıştırır ve yazar olduğumu anlatırdı.
Yazılarıma bir göz atmasını isterdim. Çok beğendiğini söyler, "çok içten, çok yakın yazıyorsun Ayten hanım" der, beni yazarlığımdan ötürü kutlardı. Beni sevindirirdi. Hayatı hakkında hiçbir şey bilmemekle beraber sanki bir aile büyüğümdü. O'na çok bağlanmış ve sevmiştim.
    Yanına bir gün torunumla uğradık, oturduk. Bize birer masa saati hediye etti. "Bunları masanıza koyunuz" dedi. Biz de onlar çalıştıkça hocamızı unutmayacağımızı tekrarladık.
    Bir yazımı çok beğendi ve bana "bunu Cumhuriyet gazetesine ver daha çok yayılsın fikirlerin" dedi. Bende sözünü tuttum ve Cumhuriyet gazetesine verdim.
    Atatürk ve yurduna, bayrağına çok bağlıydı. Bana bu bayrağa eklenen 75inci yıl yazısının doğru olmadığını bayrağa hiçbir şeyin eklenmemesini söylemiş, ona çok üzüldüğünü beyan etmişti hocam. Doğru bir düşünce bayrak ay ve yıldızdan başka hiçbir şey eklenemezdi. Ben de rengi kaçmış, ucu yırtık bayrakların yerlerinden kaldırılmasını hatırlattığımı söyledim. O'nunla böyle fikir alışverişinde her zaman bulunurduk. Beni her zaman en iyiye yönlendirirdi. Kendini çok seviyorum ve arıyorum.
    Bisiklet gezisinin bir gün öncesinde O'nu ziyarete gittiğimde bana : "nereye böyle" dedi. Bende "Üniversiteye kadar gidiyorum" dedim. "Öyle ise süt içiyorum, sen de bir bardak içmez misin?",  ben hemen gideceğim dedim, dönüşte uğrarım dedim. Elini öpmek istedim. "Hayır" dedi. "Sana borcum olsun dönünce görüşürüz" diyerek beni yolcu etti. İşte bende o son hali ile canlı yaşıyor. Güler yüzlülüğünü kaybetmeden, canlı ve içten, karşımda duruyor.
    Sen bende hiç ölmedin. Seni, ayni Atatürk'ü sevdiğim ve andığım gibi anıyorum, arıyorum.
Sonsuz saygılarımla
Ayten Pekhas, Ocak2003
Ayten Pekhas yazıyor:
    Uzun yıllar öğretim görevi yapmış değerli insan Ethem Aydın'ı elim bir trafik kazası sonucu yitirdik. Emekli olduktan sonra da birçok öğrenciye resim ve heykel kursları veren, cumhuriyet kuşağı eğitimcilerinden o kıymet biçilmez hocamız yok artık.
Bir gün önce uğramıştım yanına. Beni uğurlarken "dikkatli yürü" dedi. Kendisini hiç düşünmedi sanki.
    Üzgünüm hocam çok üzgünüm.
    Neden böyle ansızın gittin neden?
    Çalışır, herkese çalışmayı önerir, Türkçeyi en iyi şekilde kullanmayı öğütlerdin. Daha çok şeyler öğrenecektik senden hocam, çok üzgünüm.
    Aydın Sanat evinin içindeki sanat eserleri seni unutturmayacak. En güzel hatıra olarak saklanması gereken eserlerdir.
Seni hiçbirimiz unutmayacağız. Sen en iyi ve rahat yerlere layıksın.
    Rahmet olsun diyorum. Sanat güneşi gibi her zaman sözlerinle kendimize yön çizeceğiz. Kazandırdığın kimlikle seni unutmayacağız hocam.
Saygılarımla
Ayten Pekhas.
Yeni Adana gazetesi, 30.11.2002 sa:6

Kadri Gül yazıyor:
ETHEM AYDIN'a

Bir gülüşü gizler de
Ele verir kendini
Çizgilerde sözlerde

Küçüklerin çamurla
Boyayla büyüklerin
Aranışını izler de,

Paylaşmanın
Ve yaratmanın
Güzelliğinde yeniden
Kendini bulur Ethem Aydın...
F. Kadri Gül
Doğan Akça yazıyor:
ATATÜRK'ÜN ÖĞRETMENLERİ
    Bir çok olay nedeniyle ortaokullise yıllarımı hatırlarım. Mesela perspektif bilmeyen bir lise mezunu gördüğümde, mesela arabesk müzik hayranı üniversitelilerle, mesela o yaşına kadar sadece çizgi roman okumuş gençlerle veya ben şiir sevmem diyen insanlarla karşılaştığımda.
    1948'den 1956'ya kadar Mersin Lisesi'nde okumuş, yani altı yıllık eğitimi sekiz yılda bitirmiş, tembel bir öğrenci, okumayazma bilmeyen bir anne babanın oğlu ben nasıl olmuştu da evinde hiç kitap yokken bu sekiz yıllık eğitim süresince dünya klasiklerinden yüzlerce kitap okumuş, resmin olmazsa olmaz kurallarını öğrenmiş, evrensel müziği zevkle dinleyen, ezbere yüzlerce şiiri okuyan bir insan olmuştum.
    Nasıl olmuştu da liseyi bitirip çalışmaya başlar başlamaz kazandığım paranın büyük bir kısmını kitap ve plak almak için harcamış, sadece tiyatro seyretmek, konser dinlemek, kitap ve plak almak, resim sergileri gezmek için Ankara, İstanbul gibi şehirlere gitmiştim.
    Üstelik bütün bunları sadece ben yapmamıştım. Benimle aynı dönemde okumuş tüm arkadaşlarım, aynı kültür birikimiyle yetişmişti. Yani ben öyle özel bir insan değildim. Sadece öyle eğitilmiştim. Kimler tarafından? Bütün müzik derslerinde ve her tenefüste tüm okula klasik müzik dinletip, kulağımızı terbiye eden müzik öğretmeni Hikmet Hazar, haftada bir dersi şiire ayıran, gerçek şiiri öğrenmemizi sağlayan, her yeni çıkan edebi eseri sınıfa getirip tanıtan, parası olanın alarak, olamayanın kütüphaneden isteyerek okumasını sağlayan, bu kitaplar üzerine sohbet toplantıları yapan, kısacası bizi okuyan, okuduğunu anlayan, öğrenciler yapan Aytekin Yakar ve Cahit Öztelli öğretmenler... Ortaokula başlar başlamaz daha ilk derste perspektifi anlatıp öğreten, dünya resmini kitaplar ve röprodüksiyonlarla anlatıp, tanıtan, gerçek resmin ne olduğunu ayırabilen öğrenciler olarak yetiştiren Şevket Bey, Hüseyin Sevim ve de Ethem Aydın öğretmenler.!
    Yani ATATÜRK'ÜN ÖĞRETMENLERİ tarafından.
    Bunu bir gün Ethem Aydın hocama da söyledim. Yahu siz nasıl adamlarsınız bizi böyle nasıl yetiştirdiniz dedim. Cevabı hiç aklımdan çıkmaz.. "Bu devlet bizi köylerimizden aldı. Kaloriferli lüks binalarda yatırıp, kaldırdı. Her yıl en güzel elbiseler, gömlekler, ayakkabılar verdi. En iyi öğretmenler tarafından eğitilmemizi sağladı. Sıhhatli şekilde besledi. Biz bu vatana çok borçluyuz, ne yapsak ödeyemeyiz" dedi.
    Bizler iki kapılı bu hanın içinde ikinci kapıya doğru koşarken, bu güzel insanlar teker teker o ikinci kapıdan çıkıp gittiler. Ailelerine, öğrencilerine, şehirlerine ve vatanlarına borçlarını fazlasıyla ödemiş insanların huzuru içinde.
    Son yıllarda, hele Hüseyin Sevim hocamız da gittikten sonra bir tek Ethem Hocamız kalmıştı. Hala resim yapıyor, hala okuyor, hala öğrenci yetiştiriyor, hala aşık oluyor, hala bisikletiyle gündoğumu turları atıyor, hala eskisi kadar sık olmasa da Mersin'e geliyor, hala günde ikiüç paket sigarasını keyfle içiyor, hala felsefe yapıyordu.
    Biz öğrencilerden geriye kalan beşon arkadaş Ethem Hoca ölmez diyorduk. Oysa Fazıl Hüsnü Dağlarca haklıymış. O yıllar önceden Atatürk için yazdığı bir şiirde gerçeği söylemiş.
    "Kim kaldı bir aşkın mevsiminde
    Ne Leyla kaldı, ne bahar
    Madem ki geceler uzun
    Madem ki gündüzler kopuk
    Ölmeyen neye yarar."
Doğan AKÇA
Hacı Angı yazıyor:
ÖĞRETMENİM ETHEM AYDIN
    Ethem Aydın benim KonyaEreğli İvriz Köy Enstitüsü'nden Resimİş öğretmenimdir. Adı gibi yaşamı da aydın olan bu çok değerli öğretmenimi Adana 'da 27Kasım2002 günü bir trafik kazasında yitirdiğimizi çok geç öğrendim.
    Ethem Aydın öğretmenim 2Nisan2001 günü yayımlanmak üzere Hasan Ali Yücel ile ilgili ilişikteki anıyı bana iletmişti. Fakat bu anıyı bu güne kadar hiçbir yerde yayınlama olanağım olmadı.
    Atatürk'ün detansı Milli Eğitim bakanı Hasan Ali Yücel 'i yitirişimizin 42.inci yıl dönümünde bu anlamlı anıyı sevenleriyle paylaşmak istedim.
    Yaşar Kemal'in deyimiyle: "O güzel insanlarımız güzel atlara binip teker teker ufkumuzdan kaybolup gittiler". Ethem Aydın öğretmenimin ve yücelerin yücesi Hasan Ali Yücel'in anısı önünde saygıyla eğiliyorum.
Hacı Angı
Eğitimci, 23.Şubat.2003, Ankara

Hacı Angı yazıyor:
YAZIMIN USTASINI YİTİRDİM
"Yazı insan kişiliğinin aynasıdır.
Güzel yazı, fikir ve dil olması
yönünden kafayı, sanat olması yönüye de
duyguları etkiler."
Ethem AYDIN
    İvriz Köy Enstitüsü'nde Resimİş öğretmenim Ethem Aydın'ı 27 Kasım 2002 günü bir trafik kazasında yaşamını yitirdiğini geç haber aldım. Bu değerli öğretmenimin ardından bir yazı yazmak için elime ne zaman bir kalem alsam, ona olan duygularımı bir türlü ifade edemedim. Meğer ne zormuş sanat aşığı, insanlık sembolu, yaşam dolu öğretmenim Ethem Aydın'ı anlatmak!.. Dünyada en zor şeylerden birinin de vefa borcunu ödemek olduğuna bir kez daha tanık oldum.
    Herkes benim yazıma imrenir. Bazı dostlarım "Angı, artık bu yazı kalmadı" derler. Ethem Aydın öğretmenim derslerinde öğrencilerine iyi bir yazı becerisi kazandırmak için ne güzel temrinler yaptırırdı. Bu çalışmalarımızı, gelinlik bir kızın el işlerini çeyiz sandığında sakladığı gibi, ben de öğretmenimin tutturduğu yazı defterimi ve Resimİş dosyamı ogün bugündür saklarım. Bu çalışmalarımızı bu günlerde belleğimden çıkardım defalarca karıştırdım karıştırdım, o günleri anımsamaya çalıştım. Fakat bir türlü doyamadım!..
    Ethem Aydın, 1920 yılında İçelMut doğumlu olup, Adana Öğretmen Okulu'nu bitirdikten sonra, ailesinden habersiz Gazi Eğitim Enstitüsü'nün Resimİş bölümüne girmiştir. Öğretmenlik yaşamına Kars Lisesi'nde başlamış, Adana Düziçi, Konya İvriz Köy Enstitüsüleri, Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi, Adana Erkek Lisesi Resimİş yanısıra bazende Fransızca) öğretmenliği yaptıktan sonra, 1980 yılında emekli olmuştur.
    Memurluktan emekli olmuş ama sanattan asla!.. Yaşamının sonuna kadar elinde fırçayı düşürmemiş; Adana'da kurduğu AYDIN SANAT EVİ'ni yaşamının sonuna kadar sürdürmüştür.
    Çukurova'da sanatın her dalında Ethem Aydın 'ın göz nuru, alın teri vardır. Sanat yaşamında 12 kişisel resim sergisi açmış, 7'den 70'e herkese sanat ve insanlık sevgisi aşılamıştır.
    Tüm bu etkinliklerinin sonucu olarak:
    Adana Altınkoza'da yılın sanatçısı seçilmiştir.
    Adana sağır ve dilsiz öğrencilere kurslar açmış, sergiler düzenlemiştir.  Bu nedenle Sağır ve Dilsizler Derneği Genel Merkezi'nde şükran plaketi almıştır.
    İçel Sanat Kulübü'nün onur üyesi seçilmiştir.
    Mersin, Adana ve Mut'ta gösterdiği sanatsal etkinlikler nedeniyle pek çok şükran plaketi ve ödüller almaya hak kazanmıştır. En büyük ödülü de tüm öğrencilerinin ve Çukurovalıların gönlünde sevgiden bir taht kurmuş olmasıdır.   
    Ethem Aydın sürekli okuyan, düşünen ve uygulayan, Cumhuriyeti, Atatürk İlke ve Türk Devrimini yüreğinde özümleyen devrimci bir öğretmendi. Şiirsel bir Türkçe'si vardı. Dostlarına ve öğrencilerine yazdığı yüreklendirici, yaşama bağlayan mektupları bu türdendir. Örneğin, bir öğrencisine yazdığı mektup şöyle başlıyor:
    "İncelikli ve yüreklendirici yazınızı aldım, yine yine doluktum. Duyguların anlatımı zor, dolaşık yumak, ebem kuşağıdır. Bir uç yakaladım sanırsınız, fakat elinizde kalıverir. Başka bir ucu yakalarsınız; ebruli anlatıma yatkın değildir."
Bana da 7 Mayıs 1991 günü yazdığı mektup da aynı yüreklendirici duyguları içeriyor:
"Sevgili Angı,
Göndermiş olduğun kitapları aldım ve çok beğendim. Öğretmenlikle başladığınız bir yaşam biçiminde ben benim diyen bir kişilerin ulaşamadığı bir yerlere gelmişsiniz. İşin daha ilginç yönü, konunuz ilkokul çocuğu!..Daha ne olmasını isterdin ki!..Çalmadan, bir vole peşinde koşmadan, partilere sığınmadan kendi rotanda benim anladığım kadarıyla iyi bir yol almışsın. Kutlar gözlerinden öperim."

    Ethem Aydın'ın İvriz Köy Enstitüsü'nden öğrencisi Devlet Güzel Sanatlar Genel Müdürü ve sınıf arkadaşım Mehmet Özel'in 17 Mayıs 2001 günü emekli olurken Kültür Bakanlığı tarafından onuruna görkemli bir tören düzenlendi. Ethem Aydın hocam, bana bu törende tarafımdan okunmak üzere aşağıdaki iletiyi göndermişti:
"Sayın Mehmet Özel
Devlet Güzel Sanatlar Genel Müdürü - ANKARA
Anadolu'nun ulusal kimliği, kıraç topraklarında, doğanın her türlü olumsuzluklarıyla beslenip bilenerek, zamanlar içinde evrensel "Sanat kimliği" onuruna ulaşır.
M.Özel onlardan biridir.
Sizinle anababalar öğünsün,
Öğrenimine katkıda bulunanlar öğünsün,
Yüce Türk Ululsu öğünsün,
İnsanlık öğünsün."
    Mehmet Özel'in Resimİş öğretmeni Ethem Aydın'ın bu samimi, onurlandırıcı iletisini tören başlamadan önce kendisine ilettim. Fakat bu iletiyi bana okutmadığı gibi, ne kendisi okudu, ne de başka birine okuttu.
    M. Özel, İvriz Köy Enstitüsü'nde okuduğunu göğsünü gere gere söyledi. Fakat bana resim ve sanat sevgisini ilk aşılayan Ethem Aydın'dır diyemedi. Ben onun adına çok üzüldüm. Ben Ethem Aydın öğretmenimi bu durumdan haberdar etmedim. Çünkü çok üzüleceğini biliyordum.
Ethem Aydın gibi bir Çukurova tutkunu olan Yaşar Kemal'in dediği gibi:
"O güzel insanlar güzel atlara binip teker teker uzaklaştılar, gözlerimizden kayboldular."
    İşte katıksız Atatürkçü, şövalye ruhlu, yiğit ve mert öğretmenim Ethem Aydın da güzel bir ata binip gözlerimizden kayboldu. Aslında kaybolmadı, elinde fırçası Seyhan nehri kıyılarında, Toros dağının doruklarında, Karacaoğlan'ın göremediği, söyleyemediği güzellikleri tuvaline aktarmaya devam ediyor.
    Sevgili Öğretmenim,
    Kalemi her elime alışımda, o yapıcı, yaratıcı güzel ellerinizle öğrettiğiniz yazıyı yazarken hep sizi anımsayacağım. Ruhunuz şad, sizi anımsayanlar, anınızı yaşatanlar dilşat olsunlar. Bizler yaşadığımız sürece sizler ölmezsiniz.
Hacı ANGIEğitimci.
Anadolu Manşet Gazetesi, 4Mart2003
 Abece eğitim dergisi, Sayı 200Nisan2003

Abdülkadir Kaçar yazıyor:
ÖLÜMÜNÜZLE BİR PARÇAM EKSİLDİ HOCAM,
    Adana'mızın, Türkiye Cumhuriyeti'nin yetiştirdiği çok önemli bir insan, bir sanatçı olan resim öğretmeni Ethem Aydın'ı yitirdik... Başımız sağ olsun..
    Köy enstitülerinden mezun olan Ethem Aydın hoca, öğretmenliğinin son yıllarında (20 yıla yakın) Erkek Lisesinde görev yapmıştı.
    Bir gün yaptığımız bir hesaplamada:
Hocam kaç yıl öğretmenlik yaptınız?
     Şu kadar yıl
Her yıl kaç öğrenciye resim dersi verdiniz?
    Bu kadar yıl
    Toplayıp bölüp çarptım, en zayıf olasılıkla 20 bin öğrenciye resim dersi vermiş, pek çok insanların da ünlü ressam olmasını sağlamıştı. Büyükle büyük, küçükle küçük olan bu saygı değer insan Atatürk ilke ve devrimlerinin korkusuz bir bekçisiydi. Yılmaz savunucusuydu.
    1920 doğumlu olan kıymetli Ethem hocam, son 56 yıldır bilgisayar öğrenmişti, duygularını düşüncelerini bilgisayara aktarıyordu. Öğrenme, yaşama, deneyim, bilim, bilgi, okuma zevkini hep canlı tuttu, dolu dolu yaşadı.
    Kurtuluş mahallesinde Ful taksi sokağı (Gülbahçesi'nin arkası) O'nun dünyasını oluşturan güzel bir atelyeydi. Oraya O'nu sevenler, felsefeyi, resimi, konuşmayı, sohbeti sevenler gelip oturur, aylarca günlerce, hatta yıllarca konuşurlardı.
    Ethem Hoca Erkek Lisesi'nde resim dersime girmemişti. Ama daha sonraki yıllarda hem oğlu Dt. Murat Aydın'ın arkadaşım olması hem de Adana 'da Aydın Sanat evini açması nedeniyle yıllarca süren sohbetlerimiz olmuştu.
    Benim felsefeyle tanışmamı, okuma, araştırma, inceleme yapma, bilime, insana sevgimi, değer vermemi hep O sağlamıştı. Bu değerlerin benden oluşup ortaya çıktığını gördüğünde kocaman kocaman kahkahalar atar sevinirdi.
    Çok değerli Ethem hocam, bütün canlılar gibi bir yaşam serüveni izledin. Kendini yeniliklere, çağa, çağdaş uygarlığın gereklerine açık tutup, inanılmazı başardın. Yaşamınla bize aydınlık verdin, düşüncelerimizi bir usta olarak şekillendirdin. Senin ölümünle yaşamımdan bir parça koptu ve yerine asla konulmayacak. Bir annemin, bir de babamın ölümünde bu duyguyu yaşamıştım.
    Biliyorum üzülmemizi istemezdin, üzülmemeye çalışıyorum ama elimde değil. Yanında yer ayır, nasılsa bir gün buluşacağız.
Abdülkadir Kaçar.
29.Kasım.2002, Vatandaş gazetesi, sa:3
Didem Nazlı yazıyor:
    Yargıdan uzak, sevgiye tuzak bir yaşam; var mı senin gibi yaşayan Ethem Hocam!
    1998 senesinin sonbaharında, Kitapkurdu'nda toplanmış, oluşturduğumuz tartışma grubunun amacını belirlemeye çalışıyorduk. Karşımda, yaşça bizden büyük ama ruhen bizden ileri bir bey oturuyordu. " Grup olarak, tiyatro oyunlarına, senfoni konserlerine gidelim ", diyordu. O an ettiğim bir söze de kızmıştı. Grup dağıldığında üzüntülüydüm. O kimdi, neye sinirlendirmiştim. Farklılığı her haliyle belli olan Ethem Hocayla aynı mekanda tekrar bir araya gelemedim ama ben onun mekanını merak eder oldum. Tanıdıklarımdan ona gideceğimize dair söz aldım ama onunla karşılaşma zamanını kendim yakaladım. Yolda birkaç karşılaşmamızda, heyecanımın mahcubiyetimi bastırmasıyla selam verdim. Nazik, güler yüzlü tavrıyla görünmeyen bir noktaya işaret eder, " Atölyemi biliyorsunuz, beklerim " , derdi. Halimi, resim çalışmalarımı sorardı. Beni hatırlıyor mu, karıştırıyor mu diye düşünürdüm ama ileride görecektim ki, o her zaman böyleydi.
    2001 yazında, çok defa geçtiğim o sokağın, bambaşka bir dünyaya açıldığını yeni fark ediyordum. Küçük bir dükkanda ona benzeyen bir bey, arka odaya geçmek üzereyken, içeri daldım. " Merhaba, Ethem Bey mi? " soruma cevap alamadan, şeftali suyu içmek üzere oturmaya davet edildim. Adımın önemi yoktu ama konuşacak çok şey vardı. Neler yapardım, nerede otururdum, laf lafı açıyordu. Aslında benim anlatacaklarımdan çok, onda dinlenecek şeyler vardı. Telefon numaramı aldı ve " Memnun oldum Didem " dediğinde adımı ilk defa görüyordu. O an beni, bu memnun oluştan daha çok mutlu edecek bir şey olamazdı.
    Ethem Hocayı ziyaret etmek bırakılamaz, güzel bir alışkanlıktı. Çay saatleri, hemen yakınımızdaki pastahaneden alınan peynirli puaçalar, böylesi bir sohbette tadına vardığım Türk kahvesi, kurallarını öğrenmem gereken tavla çekişmelerimiz, onunla çorba yapmak, pazardan onun için Mut inciri aramak, domatesin yerlisini, ekmeğin taşfırın olmayanını seçmek, biblolarını düzenlemek, kitaplarını karıştırmak, boya kokularını solumak... Ondan öğrenecek çok şeyim vardı ama ondan duyduğum her söz, hayat boyu öğrenilecek, üzerinde düşünülecek boyuttaydı. " Daha çok küçüksün ", derdi. Ben hiç büyüyemeyeceğim ki...
    Mut'u görmeyi çok isterdim ama onun Kayısı Festivali davetini kaçırdım. Bir kere gitmek için epey yeltendim, yardımcı olmak için kolları sıvadı. Mut, doğasının güzelliği bir yana, onun çocukluğuyla doluydu. Eğitimiyle gurur duyduğu ve defalarca anlattığı babası, kardeşleri, köy halkı... Tiyatro oyunlarıyla, meyvesiyle, tarihiyle bambaşkaydı Mut. resmettiği doğduğu evde yaşananlar, onun bakışıyla bir öğretiydi. Köydeki yardımlaşma, kapı önünde duran tezgahtan borca alınan sigaralar, düğünler, savaş yılları, kıtlık, eğitim imkanının kısıtlılığı, sevgiyle, sabırla, hoşgörüyle aşılan zorluklar. Onu dinlemek, bugünü anlamamı, tanımamı sağlıyordu. " Bunu biliyorum;  anlatmıştınız ", dediğimde hep, " Nereden biliyorsun? " cevabını alır, susar, anlatılan hikayenin ana fikrine dikkatimi verir, anlatanın heyecanına kapılırdım.  Çok sevdiği arkadaşı Hüseyin'le ilgili forma anısı beni hep duygulandırmış, öğretmen arkadaşlarımla da bu anıyı paylaşmama neden olmuştu.
    Bir sabah, evden arkadaşıma giderken, yolda Hocam için de yasemin topladım. Paylaşmak üzere sıkma ve ayran aldım. Yiyecekler için, "Orada, bunlara benden daha çok ihtiyacı olan vardır ", dedi.
    Cebinde beslediği sincabın yaramazlıkları, köpeği Zeytin'le olan dostluğu, onu verdiği bayanla son karşılaşmasında, Zeytin'in öldüğünü anlaması.
    Tesadüfen girdiği işlerle elde ettiği kazançtan duyduğu sıkıntı için mi anlatmıştı bu hikayeyi? Bir kuşun tek amacı karnını doyurmaktır. O, yemek bulup, kediden, sokaktaki tehlikelerden sıyrılıp, ağacına konduğunda, ondan mutlusu yoktur.
    O, bir öğretmen, bir arkadaş, hayatı enine boyuna konuşabileceğin bir felsefeci, birinin sırrını diğerine vermeyen bir dost, bir can. Her sıkıntımda, her sevincimde hayat boyu anacağım bir bilge. Hepimiz bir araya gelsek, sizinle olan anılarımızı döksek ortaya, yine de sizi tanımak için yetmez Ethem Hoca.
    Hani portremi yapacaktınız, resme başlayacaktım, kütüphanenizi düzenleyip, atölyemizi genişletecektik?
    Beraber bisiklete binecektik? Bana kızıyorsunuz, değil mi? Haklısınız... Bana bir bisiklet hediye etmek istediniz ama kabul edemedim. " Adana bir Didem görmeli ", diyip davet ettiğiniz sabah yürüyüşlerine bir kere eşlik edebildim. Hemen başlamalıydım bisiklete ve yürüyüşe. Çiçeklerin dili, göğün rengi, eşyaların ruhu, her şeyde bir can vardı.
    Bir yere gidip geldiğimde, gözlerinizdeki ışıltı ve yaşadıklarımı dinleme isteğiniz; gittiğim yerden aradığımda telefondaki mutluluğunuz. Filmlerle, oyunlarla ilgili yorumlarınız. Bir etkinliğe de beraber gitmemiz olmadı. Dediğiniz gibi, o grupla gidebilseydik.
    Dostlarınızı tanımak, ailenizle gittiğiniz tatil anıları, çocuklarınızın okul dönemi, başucunuzdan eksik etmediğiniz kuğulu müzik kutunuzu dinlemek, radyonuzun büyülü sesi, her saat başı duymaya alıştığımız ve duymak için beklediğimiz saatin melodisi... Atölyeye her adım atışımda, bir hikaye yazmalıyım, belki bir romana başlamalı, sizinle bir röportaj yapmalıyım... " Resim hızlı yapılmaz. Hızlı yapmak isteseydim, fotoğraf çekerdim. Leonardo, Mona Lisa'yı yaparken, her oturuşunda bir çizgi atar, kalkarmış. Sonunda, Mona Lisa'nın kocası sinirlenmeye başlamış".
    Atölyeye adımını atan her kişi, bir tatlı yüzle, bir sıcak sözle, hazırda bir ikramla karşılaşırdı. Çocuklar gelirdi yanına, ellerinde kitaplar, biblolar...
    Bir gazete ilanı çıkardınız başımıza. Neymiş, kütüphaneyi toplayacak, resmi sevecek birine ihtiyaç varmış. Üzülmüştüm, benden niye rica etmiyorsunuz diye. Siz de bana kızmışsınız; ilanı durdurmalıymışım. Ben sizin özgürlüğünüzü sevdim. Telefonlar susmamıştı da, en sonunda bana çıkışmıştınız. Kimseyi yormak istemezdiniz. " Aradığımı bulmak istiyorum", derdiniz; eşyaların yerlerinin fazla kurcalanmasından hoşlanmazdınız ama dolabın gerilerinde unutulmuş, işe yarar bir eşyayı gördüğünüzde de gözleriniz ışıldardı. Kahvelerimiz için bulduğum o mavi tepsinin sizi sevindirişini fark etmiştim.
    Öğretmenler gününden bir gün önce, Pozantı 'ya gitmek için tren istasyonuna varmadan, kapınıza bir torba içinde pembe bir gül ve not bıraktım. Gülü koparırken, gül çalmakla ilgili anlattıklarınızı anımsamıştım. 24 Kasım'da, elimde beyaz çiçeklerle geldiğimde, " Dün, sana övgü olsun diye bir damla gözyaşı döktüm", dediniz. "Öğretmenler Günümü ilk kutlayan sensin"  bir önceki güne gönderme yaparak.  " Öğretmen olmak ne güzelmiş. "
    Evet, öğretmen olmak, sizin gibi bir öğretmen, sizin gibi bir sanatçı, bir insan olmak çok güzel!
    Son gelişimde, bir tiyatro oyunu öncesiydi. Pek severdiniz böyle etkinliklere gidilmesini. Misafirlerinize ikram ettiğiniz salepten, sokağınıza gelen salepçiden bana da söylemiştiniz. Ayrılırken, o an yapabileceğim bir şey var mı diye sordum. " Ne kadar iyisin "derken, ayakta, büyük bir gülümseyişle veda ettiniz. Beni ne kadar mutlu ettiniz!
    Güleç yüzlü, güneş gözlü Ethem Hocam!
Didem Nazlı, Ağustos2003
Mehmet Serbes yazıyor:
YOLLARA YAYA ŞERİDİ ÇİZİN
    Adana'da binlerce öğrenciyi yetiştiren emekli öğretmen ressam Ethem Aydın'ı elim bir trafik kazasında yitirmenin acısını yaşıyorum. Ethem Aydın'ı öğrencilik yıllarımdan tanırım. Bu nedenle eğitim camiasına verdiği katkıları çok iyi bilirim. Yakından tanıdığım ve saygı duyduğum bir öğretmeni Adana 'da tanımayan yok gibidir. Ethem öğretmeni kaybetmenin acısını benim gibi birçok Adanalının yaşadığına da eminim.
    Ancak ateş düştüğü yeri yakar derler ya işte öyle oldu. Ailesi bu acıyı daha çok derinden yaşıyor. Ethem öğretmenin yoluğunda ne yapacaklarını düşünüyor aile fertleri. Aile fertlerine ve tüm Adanalılara başsağlığı dileklerimi iletirken, öğretmenin Ethem Aydın'a Allah'tan rahmet diliyorum.
    Bilindiği üzere kaza, geçtiğimiz hafta içerisinde Galeria yakınlarında meydana geldi. O bölgede bir alt geçit var, üstten de yay geçidi açılmış. O bölgeye gittim ve gördüm. Yaya geçidinde şerit yoktu. Yaptığım araştırma sonucu da yaya geçidine şerit çizilmediği için bu bölgede sürekli kazalar olduğunu öğrendim. Ethem hocaya özel otomobiliyle çarpıp ölümüne neden olan (*), henüz 22 yaşında. (*) çıkarıldığı mahkemede tutuklanıp cezaevine konuldu. Yani Ethem hoca mezara, ölümüne yol açan sürücü (*) demir parmaklıklar arasına girdi.... Şimdi burada suçlu kim?
    Ethem hocanın ölümüne neden olan sürücü (*) mı? Yoksa yaya geçidine belirleyici işaretleri çizmeyen zihniyet mi? Bu konuda elbette ki kamuoyu kararını verecektir. Yeni değerleri yitirmemek için ihmalkarlıklara son vermemiz gerekiyor. Trafik şube müdürlüğü son günlerde AB'ye uyum yasaları çerçevesinde güzel çalışmalara imza atıyor. Kurallara uymayan yayaları da önce eğitmeye çaba gösteriyor ve uyarıyor. Uyarılara dikkat etmeyenlere de gerekli cezayı veriyor. Bu güzel çalışmalarını taktirle karşılıyoruz. Fakat bu tür ihmalkarlıkların ortadan kaldırılması konusunda çalışma yapılmamasını da yadırgıyorum.. Bu konuya da dikkat edilmesi en az yayaların eğitimi kadar önemli. Yetkilileri bu konuda uyarmayı kendime görev biliyorum.
Mehmet Serbes
Akşam Gazetesi, 4.Aralık2002, sa:18

Süreyya Adıgüzel yazıyor:
SAYIN ETHEM AYDIN HOCAM'IN ARDINDAN...
    Yaşam, insanlara kendi tarzınızda sevgi vermeniz için bir fırsattır, ve Ethem Aydın hocamız da bunu en iyi uygulayanlardan  biridir.
    Ethem hocamla bundan üç yıl önce tanışmıştım. Kendisi çok çok iyi, yardım sever, düşünceli, insanları küçümsemeyen ve buna benzer bir çok iyi düşüncelere sahip, dört dörtlük bir insandı.
    Ben ne zaman yanına uğrasam, mutlaka bir şeyler ikram etmek ister, ben ne kadar itiraz etsem de biriki şey söyleyip beni kandırırdı ve ikramını yapardı.
    Yine arasıra özellikle uğrayıp, yapılacak bir işi veya ödenecek faturalarının olup olmadığını sorardım. Bana, 'zaten senin işin başından aşmış, birde benimle mi uğraşacaksın, yine de düşündüğün için çok teşekkür ederim' deyip beni göndermeye çalışırdı. Ama ben ısrar edip, en azından ödenecek faturaları bir şekilde ikna ederek alırdım. Hayatımda hiç böyle bir insanla karşılaşmamıştım.
    Hala, Aydın Sanat evinin önünden her geçişimde, Ethem Hocam sanki içerde oturuyor da, bana selam verecekmiş gibi geliyor. Ama maalesef her geçişimde hayal kırıklığına uğruyorum.
    Ayrıca, Ethem Aydın Hocam için hazırlanan bu değerli kitapta, azda olsa bir katkım olduğu için o kadar çok mutluyum ki, kelimelerle anlatamam.
    Seni çok özledik Ethem hocam. Nur içinde yat, mekanın cennet olsun...
    Seni asla unutmayacağız, daima kalbimizde yaşayacaksın...
Süreyya Adıgüzel
A. Haber ajansı yazıyor:
Emekli Öğretmen Kazada öldü
Adana Erkek Lisesi emekli öğretmeni ressam Ethem Aydın (82), trafik kazasında yaşamını yitirdi. Aydın her gün yaptığı bisiklet sporundan sonra evine döndüğü Fuzuli caddesinde, bir otomobilin çarpmasıyla yaşamını yitirdi. Aydın'ın cenazesi bugün saat 11.00'de Numune hastahanesinden alınıp Kabasakal mezarlığında toprağa verilecek.
Haber Ajansı
Hürriyet gazetesi, 28Kasım2002 Sa3


Nuray Kol yazıyor:
DAYIM ETHEM AYDIN'IN ARDINDAN
    Mut'ta büyük bir ailenin fertleriydik. Mut'ta ortaokul yoktu. Silifke'de ortaokulu okumuş dayım. Silifke Mut'a 85 km uzaklıktadır.
    Dayım anlatırdı, Silifke'de bir oda kiralamış bir arkadaşıyla beraber, Silifke'nin Pazarkaşı mahallesinde. Mum ışığında çalışırlarmış derslerine. O yıllarda, Silifke'de elektrik yok, kaynak suyu da yokmuş. Göksu ırmağından su içerlermiş.
Dedemi, anneannemi bende hatırlarım. Kalabalık ailenin tek okuyan çocuğu idi dayım. Adana Öğretmen Okulunu bitirmiş, Mut'tan Adana'ya gelmek kolay mı?
    Ankara'da Gazi Eğitim Enstitüsünü bitirmiş öğretmen olmuş. Ben altı yaşındaymışım. İvriz Köy Enstitüsüne tayini çıkmış. Bütün aile çok gururlu.
    Teyzemle beni yanına alarak Haruniye'ye götürdüğünü hatırlarım, beni okutmak için; aylık aldığında, bana çikolata aldığını hiç unutmam. Bütün ailenin çocuklarını okutmak isterdi.
    Bir yıl sonra aynı okulda öğretmen olan yengemle tanıştılar. Yengem dayımı tavlamak için bana önlükler, elbiseler dikerdi hatırlarım. Mersin'e tayinleri çıktı. Bizde teyzemle beraber Mut'aErmeneğe döndük. Ailesine çok düşkündü dayım.
Biz ailecek 1950 yılında Mersin'e taşındık. Mersin'de yine dayımla beraberdik.
    Dayım, yaşadığı yer sevdalısıydı. MutErmenek dedinmi saatlerce konuşur, nasıl hayvan sırtında seyahat ettiğini anlatırdı Mut'tan Ermeneğe ailesiyle giderken.
    Babasıyla çok öğünürdü. Büyük babamı anlatırdı bizlere, herkese. Mut'un Din Alimi o derdi. Büyükbabam Mısır'da okumuş. Mut'un hocasıymış. Akıl vereni, çare bulanı, ileri geleniymiş. Sofrasında fakirleri doyuran bir kişiymiş, bende hatırlarım.
    Mut'ta ilk Türkçe ezanı okuyan Müderris hocaydı derdi. Ezanı ilk Türkçe okuduğunda, Mut'luların nasıl akın akın gelip babasının elini öptüklerini anlatırdı.
    Dayım çok dindardı. Son yıllardaki, bağnaz akıllara, dinin saptırılmasına ve ve saptıranlara çok kızardı. Tarikat yok derdi dinde. Kuranı ayet ayet çok iyi bilirdi. Büyük sanatkardı dayım, kibarca hep öğretmek isterdi. Hiç durmadan okurdu. "İstemeden vermeyin" kıymeti olmaz derdi.
    Memleketini, milletini, Atatürk'ü ve ailesini çok severdi. Atatürk'ü saatlerce anlatırdı, bir alimdi o, düşünürdü, her cümlesi mana yüklüydü. Anlamayanlar, kızarlardı alınırlardı konuşmalarından.
    Sekseniki yaşında bir çınardı o. Koskoca bir imparatorluğun yavaş yavaş çöküşünü adım adım izliyordum. Her ziyaretine gidişimde bir dahaki sefere bulamama korkusu sarmıştı bu yıl beni. Vefatından bir hafta önce idi. "Nerelerdesin, kardelen gibi özlettin kendini" dedi. Sıhatiyle ilgili soruları olduğunda sorardı bana! Sana soracaklarım var dedi, her zaman tansiyonu düşük olan dayımın, nabzı çok hızlı atıyordu. Şikayetleri tansiyonunun yükseldiğini gösteriyordu. Biliyor musun dedi, babamın öldüğü yaştayım dedi. Yok ben ihtiyarlamadım daha, yok öyle şey, hayat herşeye rağmen çok güzel, yaşamak çok güzel dedi.
Her sabah yirmi kilometre bisikletiyle spor yaptığını söylerdi.
    Bu yaz biz bir deniz evi almıştık. Kendisine söylediğimde herkes sofrasında yiyecek ekmek bulamazken yazlık mı alınır demişti, hele bu krizde.
    Bir hafta sonu zorla onu yazlığa götürdüm. Ah kızım, neden cennetten bir parça aldığını söylemedin. Ne kadar güzel yerler burası. Tabiata aşıktı, seyretmeye doyamadı. Sabahleyin güneş saçlarını denizde yıkayarak doğdu, siz hala uyuyorsunuz diye bizi uykudan kaldırdı, kahvaltı yaptık.
    Son ziyaretine gittiğimde, önümüzdeki hafta yazlığa gidelim, resimlerini yapacağım oraların dedi.
    Hep annemi anlatırdı. Kız kardeşlerine çok düşkündü. Ben de annemin kokusu var sende derdim.
    Hayatta hiç kimseye yük olmak istemezdi, her kesin yanındaydı. Oğulları ile onların mutlulukları, başarılarıyla hep övünürdü. Kendileri muvaffak oldular hayatlarında derdi.
    Hiç kimseden en ufak bir yardım istemeden yaşadı. Kendi kendime yeterim ben derdi.
    Kimseye yük olmadan istediği gibi öldü. O şimdi cennette. Nur içinde yat dayıcığım.
Yeğenin, Nuray Kol
Nilgün Aydın yazıyor:
Sevgili babacım,
Babacım diyorum çünkü siz benim için bir kayın peder değil babaydınız. Her zaman Atike ve beni gerçek kızlarınız gibi gördünüz. Sizi düşününce aklıma gelen ilk şey gülen yüzünüz. Zaman zaman bana telefon eder, ne pişirdiğimi sorardınız. Bende "Baba gel Allah ne verdiyse yeriz" derdim. Siz ısrarla mönüyü öğrenir, beğenirseniz " Ne getireyim diye sorardınız." Bende " Sizin gelmeniz yeter." derdim. Cevabınız ise "klasik lafları bırak" olurdu. O zaman bende "Ağanın eli tutulmaz mesela şamfıstık, baklava olabilir" derdim. Bu cevap hoşunuza gider, o kendinize has kahkahanızı atar ( ho, ho, ho ....) yarım saat sonra da eliniz kolunuz dolu gelirdiniz. Ne kadar kibar, nahif bir insandınız. Oğlunuzun evi olmasına rağmen, gelmeden önce mutlaka bir telefon eder, müsait olup olmadığımı yoklardınız. Murat eve çiçekle geldiği zaman, bilirdim ki bu çiçekler sizin tarafınızdan yollanılmıştır. Sizin yokluğunuza alışmak gerçekten çok zor.
Seni düşünürken
Bir çakıl taşı ısınır içimde
Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar
Bir gelincik açılır ansızın
Bir gelincik sinsi sinsi kanar
Seni düşünürken
Bir erik ağacı tepeden tırnağa donanır
Deliler gibi dönmeye başlar
Söndükçe yumak yumak çözülür
Çözüldükçe ufalır küçülür
Çekirdeği henüz süt bağlamış
Masmavi bir erik kesilir ağzımda
Dokundukça yanar dudaklarım
Seni düşünürken
Bir çakıl taşı ısınır içimde
BIRAKIP GİTTİN BİZİ
SENİ UNUTTUK SANMA
ZAMAN ALIŞMAYI ÖĞRETİR BELKİ AMA
UNUTMAYI ASLA
Nilgün Aydın (Gelini)
Aykut Hokkacı yazıyor:
BİR HATIRA
    Lise son sınıfta, Pazartesi günleri ilk iki dersimiz resim dersi idi. Pazartesi günlerini iple çekerdik. Derse hafta sonu yaptığımız çalışmaları sergileyerek başlardık. Önce hocamız sonra biz sergilenen resimler hakkında teker teker konuşurduk. Hocamız hepimizi kendi kabiliyetimiz ve çabamız doğrultusunda eleştirir, bize şevk ve heyecan verirdi.
    Gene böyle bir Pazartesi günü resimlerimizi atelyede dizdik. Hepimiz sulu boya ve yağlı boya, elimizden gelen gayretle yaptığımız resimler için, hocamızın eleştirilerini sabırsızlıkla bekliyorduk.
    Ekrem adında bir arkadaşımızda bir karton üzerine, çuvallara marka yazılan koyu mavi stampa boyası ile denize benzeyen bir satıh? boyadığı, gri kartonu mütereddid resimlerimiz arasına koydu.
    Hoca sıra ile her resmi, hem kendi eleştirerek, hem de bizlerin eleştirilerini dinleyerek geçti. Sıra Ekrem'in resmine gelince gene aynı ciddiyet ve sevecenlikle Ekrem'i de konuşturarak kritik vermeye başladı.
    Necmi arkadaşımız birden söze girdi; "Ama hocam ölçüyü kaçırmadık mı?" dedi. Ethem hoca hiçbir şey söylemeden yürüdü, arşiv görevini de yapan stüdyodaki ufak bölmeye girdi. Biraz sonra elinde Raul Duffy'nin bir reprodüksiyonu ile çıktı, Ekrem'in resminin yanına koydu. Manzaralar farklı fakat, iki resimde üslup aynı idi.
Hoca bize dönerek;
"Bu resmi Duffy yaptı, şimdi Luwr? müzesinde duruyor. Bunu da Ekrem yaptı, Mersin Lisesi Resim atelyesinde karşımızda" dedi.
Hepimiz şaşkınlıkla, sessiz iki resme bakarken; Ekrem'in gözünde beliren o ışıltıyı hiç bir zaman unutamadım.  
    (1937 İstanbul doğumlu olan Aykut Hokkacı, 1955 yılında Mersin Lisesi'nden mezun oldu.160'da Siyasal'dan mezun olup İller bankası Fen heyeti Müdürü olarak emekli oldu. Halen şehir ve ulaşım plancısıdır. Ethem Aydın onuruna Mersin Sanat klübünde açılan resim sergisinin dört iştirakçısından biridir. Ethem Aydın'ın sadece öğrencisi değil dostudur.)
Aykut Hokkacı, 27022003,ANKARA

Emine Türkcan yazıyor:
MUT'LU RESSAM: ETHEM AYDIN
    Telefonlar her zaman güzellikleri iletmiyor. Hiç ummadığınız zamanda ölümü, hiç yakıştırmadığınız bir dostun kara haberini de veriyor. Ethem Aydın Hocanın ölüm haberi de Sevgili Hüseyin Sevim Hocamın, insan sevgisiyle dolu Gazanfer Uğural'ın ölüm haberi gibi telefonla geldi.
    Ensesine kadar uzamış saçları, hafif bükük beli, dudaklarının arasında hiç eksilmeyen sigarası, kendine özgü davranışları ile başlı başına bir fenomendi. Konuşmalarıyla sanki yaşıtınız, felsefesi, anlatımlarıyla bir feylozof gibiydi.
    Onunla birlikteliğimiz, 5 Haziran 1998'de Mut Kayısı Festivali dolayısıyla açtığım sergim sırasında olmuştu. Üç güzel gün geçirmiştik. Beni gönüllendirmiş, Mut evlerini yaptığım için de son derece duygusal sözler ve iltifatlarda bulunmuştu. Son kez 2002 Şubat ayında Adana Evleri ile ilgili sergimde görüşmüştük. Her zaman olduğu gibi kibar ve gönüllendiriciydi. Öğrenci değilim, ancak büyük bir öğretmen ve sanatçı olduğunu daima hissettirmişti.
    Nur içinde yatsın.
Emine Türkcan

Adnan Ateşok yazıyor:
Ethem abi
    Sanırım yirmi yaşlarındaydım. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne devam ediyordum. Beyazıt Meydanı'nın doğu tarafında, Sahaflar çarşısına giden dar sokağa kadar dalları uzamış ulu bir çınar ağacı vardır. Asırlık gövdesi Küllük adı verilen mütevazi bir kahvenin bahçesini süsler. Büyük filozof Neyzen Tevfik, oranın  müdavimidir. Kahvenin önünden her geçişimde beni oraya çeken garip bir duyguyla dolardı içim.
    O yıllar gençlik rüzgarları ile uçuyordum.hep tozpembeydi renklerim. Resimler çiziyor, şiirler yazıyordum. Koşular koşuyor, boks yapıyordum. Her şeyin en güzel olduğu o çağlarımda doymuyor daha mükemmelini arıyordum.
    Bir bahar günü güneşle beraber küllüğe girdim. Neyzen Tevfik çay içiyordu. O'na yakın bir masaya oturdum. Bir zaman geçti aradan, ulu çınarın geniş gövdesine bakarak dalmışım. Buranın mistik havasının gizemini çözmeye çalışıyordum. Bir sesle irkildim. "Selam yok mu delikanlı". Büyük üstad bana sesleniyordu. "Yanaş bakalım şöyle". Yanına gittim bir sandelye çektim. Konuştuk saatlerce. Oranın ve O'nun müdavimi olmuştum artık.
    Yıllar geçti aradan, yağmurlar yağdı, güneşler açtı. Sisler arasından savrulan anıların ardında parıldayan o birkaç yaprak daima benimle beraber oldular. Bütün tazeliği ile...
    İşte böyle Ethem abi, yanaştık bakalım şöyle: selamı da unutmadık bak haberin olsun...
    Tavla oynardık seninle. Garip bir tarzın, değişik bir oyunun vardı. Kıstırırdım pullarını bir köşeye, başlardım kendi pullarımı benim tarafıma taşımaya. Kızardın hep. "Yine ökçeni çektin kaçıyorsun Adnan" derdin gülerek.
    Peki abi var mıydı böyle ökçeni çekip gitmek ansızın?
    Aslında tavla aksesuarıydı işin. Neler konuşurduk neler seninle. Resimden girer, edebiyattan çıkardık. Mut'tan gider Toros'ların karlı tepelerine çıkardık. Barajlar yapar, ağaçlar dikerdik. Çok gerekmiş gibi arıların kanatları bile bize konu olurdu. Durmadan çizerdin, "gel" derdin, "bir bak hele". Aman abi burası güzel olmuş sakın buraya dokunma derdim. Ne mümkün. Ertesi gün geldiğimde hocanın orayı da değiştirmiş olduğunu görürdüm.. O'nu tanıyordum, O mükemmeli arıyordu biliyorum. Gözgöze gelir gülüşürdük.
    Ah hoca ah, mükemmeli yakaladığının farkında olmadan gittin.
    Ethem abi seni çok arıyorum. Atölyenin sokağına bile giremiyorum Ne yaptın sen böyle.
    Son zamanlarda ağaçlara ormanın derinliğine takılmıştın.
    İsterdinki bütün tuvali onlar kaplasın. Koyu renklerde arıyordun dünyanı. Ben figürleri değiştiriyor, mitolojik kurgular yaparak, renklerle yumuşuyordum; görsel çizgileri ve renkleri geri plana alarak düşündüklerimi aktarma çabasında idim. Resimlerime bakar, "sen ekspresyonizmin kucağına düşmüşsün Adnan" derdin...
    Minicik bir gök görürdüm ağaçlarının arasından, hep şafak olurdu semaların. Nereden bulurdun o renkleri Ethem abi. O turuncuları. o mavileri.
    Ayakkabı boyayan çocuklar, yoksul çocuklar gelirdi yanına. Tavlanın en heyecanlı anında, oyunu bırakır kalkar, çaktırmadan birşeyler sıkıştırırdın ceplerine. Onlar, O'nun dostları idi. Misafirlerine eliyle kahve yapıp ikram etmek en büyük zevklerindendi.
Arkadaşım, şemsiyen çok büyüktü senin. Kimler girmezdi altına. Hocalar, doktorlar, genç kızlar, bunalmışlar, talebeler, dostlar.
     Bunun farkında bile değildin.
    Almadan veren nadir insanlardandın sen.
    Büyük insan, bıraktığın yerden bayrağı alarak çizmeğe devam ediyorum. Bilesin. Renkler dünyasında yine beraberiz.
Evet, o mükemmel bir insandı. Kimse hakkında kötü bir söz söylemezdi. Filozoftu, bilgeydi, arkadaştı, dosttu, insanların rehabilitesi idi.
    Adam gibi bir adamdı.
    Sana geleceğim Ethem abi söz..... Tavlamıza orada devam ederiz. Hem biliyorsun, en son, şu Hintli yazar ve şair Tagor'dan konuşuyorduk ya, sen O'nu orada bul, üçlü konuşuruz......
Adnan Ateşok
Ressam
Suavi Numanoğlu yazıyor:
    Ethem hocamı nasıl anlatmak gerektiğine benim ne aklım, ne bilgim, ne görgüm, ne de düşüncelerim yeter.
    O'nu "Evladım, başkasının yolunda giden hiç bir şey bulamaz", " Biz, resim ve sanatla uğraşanlar altın aramaya çıkmış adamlar gibiyizdir, bazen bir zerre altın, bazen bakır, bazen demir buluruz, bazen de hiçbir şey" dediği gün daha iyi tanıdım.
Yıl 197475  öğretim yılı.Adana Erkek Lisesi.
    Okuldaki resim sergisine tarama usulü ile yapmış olduğum bir çalışmamı koymuştu. Öğüt ve nasihatlerini iyi dinlerdim. "Sen iyi bir çocuksun, iyi dinliyorsun" derdi. Resime olan sevgim saygım O'nunla bir kat daha arttı. Başarılı olduysam O'nun yüzde yüz emeği sayesindedir.
    Sanatsal çalışmalardaki hareket noktasını buluşum, insanlarla olan ilişkilerim Ethem hoca ve o dönemin öğretmenleri sayesinde sağlıklı bir temele oturmuştur. Şu anda ben de öğretmenim. Örnek olarak onları almışımdır.
    Tartışmasız kültürü, bilge kişiliği herkese örnek olmuş hocam; devir ne devir olursa olsun etik değerlere sonsuz bir saygı ve sevgi beslerdi. O'nun dilinden ve hoş sohbetinden çok ama çok dinledim. Her ne kadar modern yaşam olumsuz etkilese de bu değerlere sahip çıkmak, korumak, geliştirmek gerektiğini hep savunmuş ve öğütlemiştir.
    Atölyede otururken, sokakta kağıt toplayan bir genci çağırıp adını sorması, nerelisin dedikten sonra "çalışmak ister misin". Evet yanıtını alıncada bir kart "bunu yazdığım adrese götür, gittiğin kişi benim öğrencimdir. Sana iş verir" demesi, O'nun toplumsal konulara ne kadar duyarlı olduğunu göstermiyor mu. Bu konunun sonucunu daha sonra kendisine sordum. Bu genç ilgili yere gitmiş, işe alınmış. Tesadüf Karslı olan bu çocuk, daha sonra hocama kaşar peynir hediye getirmiş, teşekkür etmiş.
    Kars'ın hocamın gönlünde başka bir yeri vardı. İlk görev yaptığı yerdi. Oraya nasıl gittiğini anlatırdı. Fransızcayı fazla bilmez iken, okul müdürünün kendisine resim dersi yerine Fransızca okutmasını verişini anlatır, yanlışlıklar üzerine duyarlılığını dile getirirdi.! Bu yıllarda Kars'ta cumhuriyet balosunda bir malakan kızına aşık oluşundan, Kars kalesinde resim yapmalarına kadar birçok anısını da benimle paylaşmıştır hocam.
    Sözü açılmışken... 2003 yazında Kars'a gitmeyi planlıyorduk. Hocam siz yaşlısınız, oralarda başınıza bir iş gelirse ne yaparım dediğimde, "sizin dağlarınız çok, değilse bir ağaç dibi de mi yok" dedi. Ama ben O'nun yerine de gezeceğim.
    Tavla oynardık sık sık. Yenilmeyi sevmezdi. Ama yenilmek için elinden ne gelirse yapardı. Ben de hocam, kumarda kaybeden aşkta kazanır sözünü tekrarlardım. Hocam, daha yenmeye çalışır mı... Ben de çoğu kez yenilirdim. Tavlada hapis oyununu bana kendisi öğretti. Hapisi ondan iyi oynadığımı söylerdi.
    Sık sık ziyaretine gelirdim. Aradabir viski ısmarlar, sigarasını aldırırdı. Mide şikayetlerimin olduğunu öğrenince, "oğlum bu mide bizi öldürmeyecek ama ağzımıza da tat vermeyecek" derdi. Yine de içerdik.
    Çoğu kere ziyaretimde camı kapıyı tıklatmadan girer otururdum. Sessiz sedasız girdimden haberi olmaz, içerden çıkıp görünce O bana merhaba der, öperdi. O an çok mutlu olduğunu hissederdim. Bir gün yine böyle girip oturdum. Öğlen saati idi. İçerden çıktı, merhabalaştık. Bana "oğlum sen adam olmazsın (sitemli bir şekilde) yat artık gurka. Sen para kazanmasını da bilmiyorsun, çeyizinde de ne varsa koy ortaya sergileyelim" dedi. Oturduk. Konuştuk. Sohbet ettik. Tavla , çay derken sergi için zaman belirledik. 2003'ün ilkbaharında Gizem'li koru'da sergi açacaktık.
    (Editörün Notu: Ethem Aydın, eski baraj köprüsünün bulunduğu yerdeki çay bahçesine Gizemli Koru ismini verirdi)

    Ama O sözünde durmadı. Kendi baharını yaşamaya gitti. Nur içinde yatsın. Ben ve dostları bu tasarıyı gerçekleştirmek için çalışacağız.
    Bana olduğumdan çok değer veren "Herkes gönül adamı olamaz, ama sen onlardansın" diyen, ama asıl kendisi gönül adamı olan öğretmenim dostum Ethem AydıIn'ı gönlümden hiç çıkarmayacağım.
Suavi Numanoğlu
Editörün Notu: Ethem Aydın'ın vefatından hemen sonra Aydın sanat evinin Suavi Numanoğlu'nun sorumluluğuna verilmesi "editörce" bölümünde anlatılmıştır.

Mehmet Bayraktar yazıyor:
ETHEM AYDIN'ın ANISINA
    Güneşli bir gündü. Yaklaşık iki yıl önceydi. Haydar Kılınç'la birlikte yeni baraj bentinin eteklerinden aşağıya nehirin kenarına doğru iniyorduk, yürüyüş parkuruna. O patika yoldan inerken, bisikletini iterek ilerleyen bir amcaya rast gelmiştik.
Merhabalaştık ve ayaküstü kısa bir sohbetimiz oldu. Oldukça şaşırtmıştı beni bu yaşlı amca. Haydar'a "ne kadar güzel değil mi? Bu yaşta doğadan spordan kopmuyor" demiştim. Haydar yürüyüşte benden çok daha kıdemliydi. O'nu ben hep burada bisikletiyle gezerken görürüm demişti.
    Aradan geçen iki yıl içinde yürüyüşe gittiğimiz hergün yaşlı tonton amcayla hep aynı yerde karşılaştık ve merhabalaştık. Yazları Adana'nın dışına gittiğimiz için O'nun Adana'da kalıp kalmadığını bilmiyorduk.
    Yaşlı tonton amca,hep güleryüzlü ve çok sevecen bir tavırla "merhabalar günaydın canım" derdi.
Kırk yıllık mahalle komşusuyduk sanki. Ama biz O'nun adını nerede oturduğunu, gençliğinde ne iş yaptığını, şimdi nelerle meşgul olduğunu bilmiyorduk. Sanki O'nu o kadar iyi tanıyordukki bütün bunları merak etmiyorduk. Ama O'nu bir gün yürüyüşte görmesek bir eksiklik hissederdik.
    O'nun "merhaba, günaydın" deyişlerinde derin bir insan sevgisi ve olgunluk vardı. O tavırda hayata bağlılığın, insan sevgisinin bütün inceliklerini görürdünüz.
    Yalnızca bu kadar da değil. Bir frekans uyuşması da vardı herhalde aramızda. O yürüyüş parkurunda yürüyüş yapan onlarca insanla böyle bir iletişimimiz yoktu. Onların bir kısmı tamamen iç dünyalarına kapanmışlar, etraftakilere ilgili değillerdi. Bir kısmı da yaptıkları hareketleri, sesli şarkı söylemek, acayip sesler çıkarmak gibi, etraftaki insanların dikkatini çekmek için yapıyorlardı. Tabiki bu hiç hoşa gider bir görüntü değildi.
    İşte bu paracıl düzenin birbirine yabancılaşmış insanları arasında biri bize oldukça insancıl geliyordu.
    Yaklaşık 40 gün önce böyle bir yürüyüş esnasında Haydar'a "Bu yaşlı amcanın bisikletiyle bir fotoğrafını çekmek istiyorum" dedim. Haydar da hem oturup biraz sohbet ederiz, kim olduğunu öğreniriz dedi. Sabah evden çıkarken fotoğraf makinemi alacağım ve O'nun fotoğrafını çekeceğim, çok seviyorum yaşlı insanların fotoğrafını çekmeyi Bu yaşlı çınarların tarihe verecekleri son pozlardan biri olacak belkide.
    İşte biz böyle düşünüp dururken o unutkanlığımız bizi bir hafta oyaladı. Bir hafta sonra iki gün tonton amcayı göremedik. Bu normal birşey değildi. Eski baraj köprüsünün orada çaycılık yapanlara, çay içenlere soralım dedik. Bir önceki gün, bir gazetede bir trafik kazası haberi okuduğunu anlattı Haydar bey. Tarifi tonton amcaya uyuyordu. O gün yürüyüşü eski baraj köprüsünde bitirmeye ve oradakilere bisikletli amcayı sormaya karar verdik. Çay ocağına vardık. Çay içen yaşlı birisini tanıyıp tanımadığını sorduk. Tanıdığını, iki gün önce trafik kazasında  öldüğünü söyledi.
    O an yıkıldık. Sanki bizim içimizden bir şeyler kopup gitmişti. Bisikletli tonton amca, sessiz ve gösterişsiz bir şekilde göçüp gitmişti.
    O'nun bir fotoğrafını çekememek, bir çay sohbeti bile yapamamak ne kadar üzüntü verdi bize. Hayat küçük bir ihmalimizi bu kadar acı bir şekilde yüzümüze çarpmamalıydı.
    Bisikletli tonton amcayı bir trafik canavarı almıştı aramızdan. Bizim memleketimizde ne yayaların, ne bisikletlilerin yollarda bir hakkı var. Bir otomobil eline geçiren, insanları sinek kadar görmüyor Belediye, yayaları hiç düşünmüyor. Böyle bir toplumda insancıl bir yoldaşımızı trafik canavarına kaptırmıştık. Yürüyüş parkuru sakinlerinden bir tepki beklenir, değil mi? Ne gezer....!
Yaşlı tonton amcanın evini öğrenmeli, kimi kimsesi varmı gidip bulmalıydım. O gün ölüm haberini bize veren yaşlı adamdan evini tarif etmesini istedik. Tarifle evini bulduk. Oğlu, dişhekimi Murat Aydın'la tanıştık. Kısa sohbetimizde yanılmadığımızı bir kez daha anladık, günlüğünü okuyunca.
    Yitirdiğimiz insan,doğa ve insan sevgisiyle yoğrulmuş,aydın,köy enstitüsü mezunu bir öğretmendi.
    Ethem Aydın'dı O.
    O'na bu son yolculuğunda bir uğurlar olsun bile diyemedik.
21Ocak2003
Mehmet Bayraktar
Editörün Notu: Sn Mehmet Bayraktar, Ethem Aydın ile sabah yürüyüşü sırasında sadece günaydınlaşan duyarlı bir gazetecidir. Ethem Aydın'ın vefatından sonra isminin bisiklet yoluna verilmesi konusunda göstereceği gayretleri hayret, taktir ve şükranla izliyorum.


Mümin Derici yazıyor:
    Merhum Ethem Aydın.
    15 senelik komşum ve dostum. Uğramadığım günler "gene çapkınlıkta mıydın" diye şaka yapardı.
    Tavla oyununu pek severdi. Sık sık tavla oynardık. Ekseriya yenerdim. Beni yendiği zaman pek mutlu olurdu. Bazan bilhassa yenilirdim. Onu mutlu görmek beni sevindirirdi. Zaman zaman hiç kimseye açılmadığı sırlarını bana açardı. Evliliğindeki ayrılma durumunu üzüntüyle ifade ederdi. Sohbetleri ciddi mevzular ve ilim idi.
    Fransızcası iyi idi. Bana olan hitabı ekseriya Fransızca idi. Bazan Fransızca konuşurduk.
    Güzel sözleri ezberine alır, yeri geldiğinde söylerdi. Bana okuduğu son şiir şu idi:
Mide tehi ten dürüst,
Kese tehi din dürüst.  (Tehi boş anlamındadır)
Yakın bir dost ve iyi bir komşu kaybettim. Rahmet olsun. Unutamıyorum.
Mümin Derici, 20.1.2003Adana
Emekli Banka Müdürü
Tasavvuf musikisi hocası

Sezaver Seçki yazıyor:
Öğretmen Ethem AYDIN
    Bazı insanlar vardır.... yaşamın anlamını bulmuş, kendi varoluş nedenini çözmüştür.. Ve bu amaca uygun yaşayarak, görevini yerine getiren insanların gönül rahatlığıyla dünya sahnesinden çekilmeye hazırdır. Çünkü bilirki... artık sevenlerinin kalbindedir, sonsuzluğu yakalamıştır. İşte böyle insanlardan biriydi sevgili Ethem hoca.
    Beni etkileyen yönlerinden birkaçını anlatmaya çalışacağım O'nun.... zor olacak ama.... övmemeye özen göstererek... Bunu özellikle vurguluyorum; çünkü övülmeyiş sevmezdi. Hemen bir hikaye anlatarak nedenini açıklardı. O'nda o kadar çok bilgelik dolu hikaye vardıki, hepsini tam da yakışacağı yerde anlatırdı. O'nu dinlerken ince esprilerin tadına varır, hem öğrenirdiniz hem düşünürdünüz. Ve, fikir üretmek durumunda kalırdınız. Ortaya attığı konunun tamda ortasında bulurdunuz kendinizi. O nedenle, O'nunla sohbet etmek çok keyifliydi. Yanından ayrılırken ufkunuzun genişlediğini, zenginleştiğinizi fark ederdiniz. Yanına gelen herkesin kişiliğine uygun yapabilecekleri şeyleri fark ettirme yönü çok güçlüydü. ve inanılmaz ölçüde "yüreklendirme, etkileme" yeteneği vardı. Örneğin, bisiklet almama, sabah sporlarına başlamama neden oldu. Ayrıca, birlikte spor yaptığımız yürüyüş alanını konu alan resimler yapmamızı önererek, kopmuş olduğum resime yeniden başlamama neden oldu. Daha da ötesi, kendisi de aynı bölgeyi konu alan resimler yapmaya başladı ve ortak bir sergi açma fikrini ortaya attı. Böyle bir olayın beni heyecanlandıracağını, gururlandıracağını ve resim çalışmalarıma hız katacağını biliyordu.
    Sevgili Ethem hocanın beni en çok etkileyen yönü, son gününe kadar verici olmasıydı. İnsana O'nun kadar değer veren insan az bulunurdu. Çöp karıştıran sokak çocuklarıyla bile dostluk kurmuştu. Onları kahvaltı masasına davet eder, zamanını ve yemeğini paylaşırdı. Hatta onlara bir de "amaç" vermişti. Sokağa atılan değerli olabilecek nesneleri, kitapları getirdiklerinde para karşılığında onlardan satın alırdı.
    Sürekli olarak ülke gündemini takip eder, çözümler üretirdi. Bu çözümleri hükümet yetkililerine yazarak katkıda bulunmaya çalışırdı. Onlardan yanıt aldığında  çok sevinirdi. Bu yönünden haklı olarak gururla söz ederdi. Ah bir de sosyal demokratların birleştiğini bir görseydim derdi. Bir gururu daha vardı ki en büyük gururu buydu: öğretmenliği ve toplum kazandırdığı öğrencileri. Olumlu etkilediği, yönlerini bulmalarına birebir kendisinin katkısı olan öğrencilerinden bahsederken gözleri parlardı.
     Ressamlığından çok öğretmenliğiyle anılmak hoşuna giderdi. Şu saptamam çok mu garip olur bilemiyorum ama, aramızdan ayrılmasının tam da öğretmenler günü kutlamalarının yapıldığı haftaya rastlaması çok anlamlı. Gönlüne uygun bir şeydi gibi geliyor bana.
    Ayrıca "trafik canavarını durdurmanın bir yolunu bulun, sabah sporu yaparak doğa ile kucaklaşmanın hazzını siz de yaşayın" gibi mesajları da içeriyordu aramızdan ayrılma şekli. Bunları bana söyleten yalnızca sezgilerim değil, O'nun yaşama bakış tarzı da.... Çünkü yaptığı, söylediği her şeyin bir nedeni vardı ve hiçbir şeyin rastlantı olmadığına inananlardandı. Bazı şeyleri kendimizin çağırdığını söylerdi.
    Sevgili Ethem hoca'nın beni etkileyen son bir yönünü aktarmadan geçemeyeceğim. 2000 yılında doğum yeri olan Mut'ta çorak bir tepenin ağaçlandırılmasını sağladı (Adana Orman İşletme Müdürlüğü'ne fidan alımı ve dikimi için bağışta bulunarak). Hem doğduğu yere, hem de doğaya olan saygısı ve sevgisi böylesine yoğundu. Örnek alınacak bir duyarlılığa sahipti.
    Sevgili Ethem hocanın daha okuyacak çok kitabı, yazacak çok yazısı, boyayacak çok tablosu vardı..... olmadı. Buraya kadarmış.... Umudu ve hayata olumlu bakmayı tercih ederdi. Bu yönüne saygımdan dolayı üzüntümü ifade edemiyorum. Ancak birlikte açmaya hazırlandığımız sergiyi düşününce ister istemez hüzünleniyorum. Öte yandan "sana güveniyorum, sen kendi başına bu işi başarırsın" diyen sesini duyabiliyorum.... yeniden yürekleniyorum.!!
    Kendisi şu anda farklı bir boyutta olabilir, ama yaşam tarzıyla ve yaşama bakışıyla o kadar canlı ki... bu sözlerime sevindiğini ve gülümsediğini görebiliyorum. O'nu tanıma şansına eriştiğim için kendimi mutlu sayıyorum.
    O ışığın yansımasını bilenlerdendi. Soyadı gibi AYDIN'dı., aydınlıktı. Çevresindeyseniz, isteseniz de istemeseniz de aydınlanıyordunuz. "GÜNAYDIN" sözcüğünü O'nu tanıdıktan sonra manasını idrak ederek kullanıyordunuz. Bu sözcükle her sabah evrendeki tüm varlıklara, taşa, toprağa, kuşlara, çiçeklere, insanlara selam vermek için çıkıyordu sabah gezisine sevgili bisikletiyle. Onlardan da karşılık alıyordu. Bu sevgi alışverişi O'na enerji veriyordu, ve enerjisini ışık olarak saçıyordu, çevresine bulaştırıyordu. Bence O'nun varoluş nedeni buydu ve bunun farkındaydı. O nedenle şu anda O'na şöyle seslenmek geliyor içimden: " gözün AYDIN Ethem AYDIN, başardın". Biliyorum ve hissediyorumki ışığın sonsuza kadar parlayacak, aydınlatmaya devam edecek. Seni seviyorum.
    Sabah sporunu yapanlara özel değer verirdi. Çünkü bu olayın, kişinin kendine duyduğu saygıyı, sevgiyi gösterdiğini düşünürdü. Uyku yerine böyle bir aktiviteyi seçmek çok önemli bir göstergeydi. Hem sağlam kafa sağlam vücutta bulunurdu... Böylece çevresine daha faydalı olabilirdi.
    Sevgili Ethem hoca'dan hafızama kazınan bazı sözlerimizi veya mesajlı hikayelerimizi aktarmak istiyorum:
Tibet'teki dervişlerin yiyeceklerini çevre halkı temin edermiş. Bulundukları yere kadar getirirlermiş. Dervişler sessizce karanlıkta otururlarken, tefekkür ederken, yemeği getirenler onları görmeden geçip gidebilirlermiş. Onun için "öksüreceksinki orada olduğunu anlasınlar" derdi.
    Resim yaparken çok fazla yapıp bozmak gerektiğinde bu olayın resim yapmanın doğasından geldiğini ifade etmek için şöyle bir tekerleme kullanırdı: "Atike don dike, söke dike, gene dike". Her söylediğinde gülüşürdük. Herşeye rağmen pes etmeden, neşeyle resme devam etmeyi kolaylaştıran bir bakış açısıydı. Şimdi ben kullanıyorum bu tekerlemeyi.
    Bir keresinde mezarlığa gidip ölülerimize ziyaret görevinden konu açılmıştı. Özel zaman ayırmak gereken bir iş olduğundan şöyle demişti: "Ölülerin değil, sağların sana ihtiyacı var. Zamanını onlar için kullan".
    Masasında çiçeği eksik olmazdı. Ben kendisine çiçek götürdüğümde şöyle derdi: "çiçekler ne zamandan beri çiçek getiriyorlar". Böylesine kibar ve tatlıydı. Kadınlara çok değer verirdi. Çünkü dünyanın kurtuluşunun kadınların bilinçlenmesiyle gerçekleşeceğine inanıyordu. Çok da haklıydı. Atatürk'ün de dediği gibi anneyi eğitip bilinçlendirdiğinizde aileyi aydınlatmış oluyorsunuz. O nedenle kadınların kendilerine kadınların kendilerine güvenerek mücadele etmeleri gerektiğini vurgulardı.
Unutmadığım sözlerinden bir tanesi de şuydu: "iyi ayakkabı yol yürütür". Kaliteli yerlerde çalışmak, kaliteli işlerle uğraşmak ve sorumluluk almak insanı büyütür, geliştirir derdi.
    Yeniden doğuşu anlatan çok tatlı bir hikayesi vardı:
    İkiz bebekler annelerinin karnında konuşuyorlarmış: Oh! ne güzel sıcacık rahat bir dünyadayız. Yorulmadan besleniyoruz. Dışarı çıkma günü yaklaşıyor Tanrım! Dışarda öleceğiz... kimbilir neler bekliyor bizi diye korkarken çıktıklarında bakmışlarki çok daha gemiş ferah bir ortama gelmişler.
    Sevgili Ethem hocayı yazmak sonsuza kadar uzayabilecek bir iş gibi görünüyor bana. Ne yazsam O'nu anlatmaya yetmiyor gibi... O nedenle bilinçli olarak nokta koymam gerekiyor. O'nu her an anımsıyorum. Öz Türkçe kullanmaya özen gösterirdi. Sözcüklerin anlamına varmaya çalışırdı. Beyin jimnastiği yapmak için her gün kendine bir sözcük seçerdi. Kök anlamından bazlıyarak yeni sözcükler türetirdi. Ve bunları bir kağıda yazarak düşünmeye başlardı. Boşa geçen bir anı yoktu. Ya bilgisayarın başında teknolojiyi yakalıyordu, ya kitap okuyordu, ya dostlarıyla sohbet ediyordu, ya yazıyordu, ye resim yapıyordu. Hiçbir şey yapmasa düşünüyor fikir üretiyordu. 30 yaşın dinamikliğini, çağdaşlığını 80 yaşına yansıtıyordu keyifle.. ağzında sigarasıyla. Sigaranın kendisine dokunmadığını çünkü dudak tiryakisi olduğunu söylerdi.
    Kolay kolay hasta olmazdı. Olduğunda da doğal yöntemlerle kendi kendini tedavi ederdi. Böylece kimseye yük olmazdı. Başkasına yük olmamak çok önemliydi O'nun için. Bence yeni bir dünyaya göçerken de buna dikkat etti.
    Bir gün ,,, sonsuzlukta bir yerde.... görüşmek üzere hoşcakal sevgili Ethem hoca.!
    İmzamı en sevdiğin sıfatımla atıyorum.
Sezaver Seçki
İngilizce Öğretmeni

Doç. Dr. Mehmet Yılmaz yazıyor:
SEVGİLİ ÖĞRETMENİM, DOSTUM
ETHEM AYDIN
    Ellerim boya içinde resim çalışıyordum, telefon çaldı. 'Hay Allah, tam dalmışken yine kim bu arayan' diye söylenerek açtım. Arayan Mersin'den Özlem 'di. Çok kısa bir selamlaşmadan sonra 'sana kötü bir haberim var' diyerek konuya girdi: Sizin öldüğünüzü söyledi. Bisiklete binerken bir araba çarpıp kaçmış. Donup kaldım. Şimdi çekip gitmenin sırası mıydı be hocam?! Daha bir hafta önce telefonda konuşup, yakında görüşürüz diye sözleşmemiş miydik?! Kendime gelmek için koltuğa oturdum.
İki gün önce de Neşet Günal ölmüştü; o akşam hiç bir TV kanalında adı bile geçmemişti. Oysa kimin kiminle, nasıl ve nerede düşüp kalktığının haberleri veriliyordu bütün kanallarda. 'Sanat dünyasının manzarası buydu işte! Tam da bu olayların üzüntüsü ve kızgınlığı içindeyken, üstüne bir de sizin öldü haberiniz iyice moralimi bozdu; insanın bir yakınınıöğretmenini, dostunu kaybetmesi daha acı oluyor. Çalışmayı yarıda kesemezdim; çünkü boya kurumadan halletmem gereken bir bölge vardı. Devam etmek içinse (üstelik tam da Ethem Aydın'ın kanını kaynatacak ateşli bir çıplak üzerinde çalışırken!) şevk kalmamıştı. Ama bitirmek zorundaydım. Bu duygular içinde bir süre daha zoraki çalışmaya devam ettim.
    Az sonra Tansel ve Tahir hocalar geldiler; her zamanki gibi yemeğe gittik. Üzüntümü gören Tahir Hoca, o felsefeci edasıyla, 'üzülme Mehmet, adamın ölümü hiç de fena bir ölüm değil; yatağında yaşlılıktan ve hastalıktan ölse daha mı iyiydi yani' diye espiri yaparak aklınca teselli etmeye çalıştı. Akşam, neredeyse aynı sözleri ağlayarak eşim de sarfetti (ne olacak, Tahir hocanın öğrencisi!): 'Tam da Ethem Aydın'a yakışan bir ölüm.' Evet, sorsalardı böylesi (eylem halindeyken) bir ölümü tercih ederdiniz kuşkusuz; ama son konuşmamızda sesiniz o kadar emin ve canlıydı ki!..
    Sizinle dostluğumuz 1980'lerde başlamıştı. Adana'dan sık sık gelip giderken, Mut otobüs terminalindeki bürolardan birinde asılı amatör resimlerimi gördükten sonra tanışmak istemiş ve haber salmıştınız. Yine geldiğiniz günlerin birinde tanışmış ve aynı gün Adana'ya gitmiştik. İlk tanıdığım, işliğini gördüğüm, emekli olmasına rağmen hala sanat heyecanını taşıyan ve bunu etrafına da bulaştıran bir ressamdınız siz Ethem Hoca. Diğer sanatçıların hepsini sizden sonra, sizin yol göstericiliğiniz sayesinde tanıdım. 'Sanatçıdan ziyade, 'öğretmen' denmesini isterdiniz.
    Eskiden sık sık mektuplaşırdık; daha doğrusu uzun solukla tek mektup arkadaşım oldunuz. Son zamanlarda telefonlarımız daha sıklaştığı için mektuplarımız iyice seyrekleşmişti. Ama siz 'söz uçar, yazı kalır' deyimine inananlardandınız. Beni yazmaya yöneltmek için günlük tutmamı öğütlemiştiniz. (yıllar sonra nihayet günlük tutmaya karar verdim; ancak ilk birkaç günden sonra düzen bozuldu ve bazen 'aylık', bazen 'yirmi günlük', bazen de 'elli günlük' oldu!). Ama ne olursa olsun, şimdiki makale, çeviri ve kitap yazma maceramda, yazışmalarımızın büyük rolü olduğunu düşünüyorum. Ne zaman doğrudan, ne zaman 'çaktırmadan' öğreteceğini bilen, gerçek bir öğretmendiniz.
    Mektuplarımızda neler yaşamadık ki... İlk yıllarda zarfın içine birkaç kez para da sıkıştırmıştınız. İki insanın arasında yaşanabilecek her şey vardı mektuplarda: sevgi, umut, dayanışma, içten itiraflar, kavga, küsme ve daha neler neler... Hatta aynı gün iki mektup birden aldığım olurdu. Bir ara, gerçekten kızmıştınız. Öyle ki, bana aynı tümce içinde hem 'sen' hem de 'siz' diye hitap ediyor, heyecanınıza yenik düşüyordunuz. Sıcağı sıcağına yaşadığınız ve aceleyle postaya vermek endişesi taşıdığınız için, düzeltmeye de zaman ayırmıyordunuz...
    Bu gece onları çıkardım, tekrar okudum. Daktiloda yazılmış olan bazı satırları (izninizle) paylaşmak istiyorum:
'Kıymetli Mehmet. (28.?.1995)'
'Bu mektubunuzu ibretle ve dikkatle okudum, uzun uzun düşündüm ve düşünmekteyim. Demek ki insanı anlamak için henüz çok gerilerde kalmışım...' (...)
'İnanır mısın, şu kadar öğretmenlik ve idarecilik yıllarımda böylesine bir iç yargı bunalımına düşmedim. Anladım ki sen sosyal özürlü olarak yaşamını sürdüreceksin. (...) Ama o odunlaşmış kafan, fikri sabitlerin...' (...) Şimdi seni böyle kabul ediyorum. Böyle seveceğim. Çünkü senin üzerinde geleceğe dönük umutlarım hep var oldu ve olacaktır. Aynı yolun yolcularıyız.'  (...)
'... Bana gelince, artık figüratif resim yapamıyorum. Seçtiğim veya boyadığım yarı  soyut elemanlar bana görece objeler, çok zamanımı alıyor, çabuk üretemiyorum...' (...)
Geçenlerde Devrim (Erbil) Bey, (İsmail) Tunalı ve (Kaya) Özsezgin bir kahvemi içmişlerdi, iyi şeyler söylediler ama belki de kahvenin bedeli idi... (...)
Kimbilir neler yazmıştım da sinirlendirmiştim değerli hocam, Ethem Aydın. Buraya alınabilecek olan, görece yumuşak tümceleri alıyorum. Başlangıçta oldukça sitemli başlayan satırlar, mektubun sonlarına doğru normalleşip tatlıya bağlanıyor. Ah şu dilimiz yok mu! bu konuyla ilgili olarak, 26 Eylül 1999 tarihli mektubunda da şunları söylüyor. (Bazı satırları aynen aktarıyorum):
"Bütün canlılar vücut diliyle anlaşırlar. (koklaşırlar, dokunurlar, dalaşırlar, sevişirler).
İnsanlarsa konuşarak iletişim yolunu seçmişlerdir.
Dilin ise, anlaşmada çok yetersiz olduğunu biliyoruz.
Bundan neden, sevgimiz de, saygımız da yara alıyor.
Birbirimizi anlamadan yaşıyoruz. Bu bir gerçek!
Yine de aferin bize! (...)
Yine de; her olumsuzluğa karşın, sevgi, konfetimiz olsun."
    Sevgili hocam çok haklısınız; şu 'dil' denen şey hepimizin başımızın belası. Evet, farkına olmadan, insanoğlu dili anlaşabilmek için yaratmış yaratmasına da; fakat yine farkında olmadan, dünyayı bu kadar karmaşık hale dil sayesinde getirmemiş mi? İnsan öğrendikçe ve yarattıkça her şeyi karmaşıklaştırıyor. Hayvanların dünyası daha sade, daha doğrudan, daha samimi. Neyseler o; oldukları gibi.
    İşte böyle. Sizinle daha bir sürü mektupta bu ve benzeri şeyleri konuştuk, paylaştık. Bakın bir keresinde de ne diyordunuz. (Yine aynen aktarıyorum):
"Şimdi sen sanata soyunmuş bir (Don Kişot)sun, ben de Şanso. Sıra beklemeden yazışalım, fikir değişelim, ben de yeni akımlardan ilgisiz kalmamış olurum. (...)
Bana birikimlerinden gönderme yap (sanat, felsefe, bilim, psikoloji, estetik, anılar, aşkların da olabilir)..."

    Hele şu işe bakın! öğretirken, aynı zamanda sonsuz bir 'öğrenme' aşkı içinde olan, bir insan... İşte gerçek bir öğretmen. Boşuna dememişler, 'en iyi öğrenme yöntemi, öğreterek öğrenmedir' diye!...
    Son mektubunuz 29.04.2002 tarihli. Altı sayfalık bir deneme taslağı. İnceleyip görüşlerimi bildirmemi istiyorsunuz. Bildirmiştim. Yanıt gelmedi. Sonra bir daha yazışmadık; ama sık sık telefonlaşmayı sürdürdük. En son yüzyüze iki sene önce Altamira'daki sergimde görüşmüştük. Mersin'e gelmemi dört gözle bekliyordunuz. Fakat benim işlerim biraz uzadığı için, dayanamayıp çekip gittiniz işte. Oysa siz benden çok daha sabırlıydınız.
    Mersin ve Adana'daki üniversitelerde sanat bölümleri kurulmadan çok önce Ethem hoca, oralarda çoktan bir sanat ateşi yakmıştınız. Ateş şimdi gençlerin de katılımıyla gittikçe büyüyor. Yeni Ethem Aydın'lar dolaşıyor ortalıkta. Evet, 'her ölüm erken ölümdür' ama ben gözünüzün arkada kalmadığına inanıyorum. Üstelik 'tam da Ethem Aydın'a yakışan bir şekilde' gittiniz; yani hareket halindeyken, bisiklet üstünde.
    Satırları sizin sözlerinizle bitirmek istiyorum: 'Sevgi konfetimiz olsun.'
Sevgi ve saygılarımla,
Doç. Dr. Mehmet Yılmaz
Süheyla Tümöz yazıyor:   
HOCAMA SEVGİLERLE,
    İnsanların hayati inkişaflarını sürdürürken birçok iniş çıkışları yaşadığı, zorluklar karşısında ise çok kötü günler geçirdiklerine tanık olmuştum. Bilgisi ve uğraşları çok olan kişilerin bu zorlukların üstesinden kolay geldiklerini görmüştüm. Bu neden büyük rol oynasa gerek tek çocuğum olan Ülkü'ye diğer eğitimlerinin yanında özel müzik ve resim dersleri aldırmak istemiştim. Müzik dersleri alırken, bir arkadaşıma bu düşüncemden bahsedip, iyi bir resim hocası aradığımı söylemiştim. Bana sizin adınızı ve telefonunuzu vermişti ve sınavla öğrenci kabul ettiğinizi bildirmişti. Randevu alıp gelmiştik kızımla. Atölyenize ve kızım Ülkü'yü talebeliğe kabul etmiştiniz.
    O yıllar baraj caddesinde oturuyordum. Her Cumartesi sabahı kızımı atölyenize, derse bırakıyordum. Bense vitrin bakıp zaman öldürüyor, ders sonu ise kızımı alarak eve dönüyordum. Böylece haftalar geçip, çetin kış günleri gelmişti. Havanın çok kötü olduğu ve de rahatsız olduğum bir gün kızımı yine atölyenize derse getirmiştim. 
    Hocam! bir kenarda bekleyebilir miyim? Diyerek izin istemiştim sizden.  Siz ise;
Çocuğun dikkatini dağıtması bakımından anlaşmamızda yok, ama hava kötü, bir şeyler karalamak koşulu ile şuraya oturun diyerek, masanızın önündeki sandalyeyi gösterip elime küçük bir resim kağıdı ile kalem tutuşturmuş ve resim yapmamı istemiştiniz. Ben ise;
    Hocam, belki on yıl oldu resim yapmadım! Demiştim. Siz ise; Burası resim yapılan bir atölyedir, boş oturamazsın, bir şeyler çizmek zorundasın diyerek, kızımın yanına gidip bir şeyler öğretmeye başlamıştınız. Bu arada ben bildiğim kadar, bir çok farklı konular çizerek, kağıdı doldurmuştum, ve sizi izlemeye koyulmuştum.  Bir ara arkanızı dönüp benim boş oturduğumu görünce kızmıştınız. Ben ise, kağıda resim çizip bitirdiğimi söylemiştim. Gelip bakmış ve inanmayarak kızmıştınız. Ve, bu kadar kısa zamanda, bu kadar güzel resmi, on yıl eline kalem almayan  biri kafasından yapamaz. Sen bunu evde yapıp getirmişsin, demiştiniz. Cevap vermeme izin vermeden, başka bir kağıt tutuşturup elime, meşhur baykuşunuzu ve objeler koymuştunuz önüme, çizmemi istemiştiniz çizmelerimi. Bir ara kalkıp yanıma gelmiş ve çizdiklerime bakıp tatlı sert çıkışarak,
    Ben hocayım! sizde talebemsiniz. Ne bunlar? uzat ellerinizi, döveceğim demiştiniz. Bende ellerimi uzatmıştım mahçupça. İki elinizle ellerimi tutup, münis bir sesle.
    Evladım! bu eller dövülecek eller değil, övülecek eller. Ben seni teşvik için kızdım. Seni artık bırakmam, sen benim talebemsin, sana ücretsiz ders verip yetiştireceğim demiştiniz. Eğilip raftan üç dosya çıkarıp, bak evladım. Bunlar senden büyük ve tahsilli bayanlar. Biri avukat, biri muhasebeci, biri de öğretmen. Altı yedi aydır ders alıyorlar. Takdir ediyorum zaman ayırdıkları için. Ama çizgiler ortada. Seni tanıdığım kadarı ile, tertipli, iyi bir anne ve ev hanımısın. Ama yeteneklisin. Pastayı, çöreği, dikişi, nakışı bir kenara bırak, resim yap. Zira çok kişi, çok çalışmakla çok güzel resimler yapabilir. Ama yaratma gücü olmaz ise bir yerde kalır. Taklitçi olur. İyi bir yere gelemez. Bu kabiliyet ise sende var diyerek, arkadaşınız, emekli hemşire Fatma hanımın hayat hikayesini anlatarak, kendinizin teşviki ile resme başlayıp, dünyaca tanınan bir ressam olduğunu anlatmıştınız. Bir beni iyi bir ressam olarak görmek istediğinizi söyleyip, beni heveslendirmiştiniz. Ben de; hocam, ben kimseye borçlu olmak istemem, ücret alırsanız ders alırım, diyerek bilgilerinizden istifade etmeye çalışmıştım. İlk resim derslerim böylece başlamıştı.
    Sizden resim dersi alırken, çeşitli konularda da sohbetlerimiz olmuştu. Derin bilgi ve tecrübelerinizden istifade etmiştim. Sizin bir ara imamlık yaptığınızı ve fıkıh bilgileri öğrendiğinizi anlatmıştınız. Bazı konularda ise, boşa giden uzun  zaman harcadığınızı, herşeyin boş olduğunu anladığınızı ve bir sır bulduğunuzu anlatmıştınız. Her iki yanında gizli tehlikelerle dolu olan yüksek iki dağ arasındaki bir geçitten bahsetmiştiniz. Bu sırra götüren geçidi ise, sırları açan sözler  olduğundan bahsetmiştiniz. Bir gün bu geçitten geçip, dünyayı özgürce dolaşacağınızı ve sizinle ilgili yapılan çalışmaları, yapacağım güzel resimleri izleyeceğinizi anlatmıştınız. Bir rüya gibi.
    Aradan yıllar geçti. Kader beni oradan oraya, bir yaprak gibi savurdu. Her savruluşta haz duydum, vuruluşta ise acı. Çektiğim her acı ise, beni pişirdi, olgunlaştırdı, gerçekleri görmemi sağladı. Kendi ayaklarımın üstünde durmayı başardıktan sonra resim öğrenmeye ağırlık vermek istedim. Bir kaç kez pembe karanfillerle ziyaretinize geldim, atölyeniz kapalıydı. Başka başka yerlerden geç kalmışlığın telaşı ile dersler aldım ve alıyorum. Kendimi iyi yetiştirmeye çalışıyorum. Ve diyordum ki; bir gün iyi bir ressam olacağım. Ressamlar derneğine kabul edilerek, pembe karanfillerle hocamı ziyaret edeceğim. Bak hocam! seni mahçup etmedim, diyeceğim.
    Derken.... Diyeceklerim boğazımda kaldı. Acı haberinizi bir arkadaşımdan aldım. Oysa kısa süre önce Atatürk parkındaki şelaleden akan suların dökülüp dalga oluşunu saatlerce izleyip, beynime çizmiş eve dönüyordum. Siz hocamı, bisikletle görüp aktifliğinizden dolayı gurur duymuştum. Ve geçmişi, geleceği o an yaşayıp burkulmuştum.
    Her konuda olduğu gibi resimle ilgili bilgilerimi de çoğaltmak için sonuna dek öğrenciniz olacağım hocam. İyi bir ressam olarak, pembe karanfillerle ziyaretinize gelemedim, ama gelecek nesillerin emanetçisi olan çocuklara, birbirleri ile savaşıp, üzülüp yok olmasınlar ve doğruyu bularak, rengarenk çiçekler, mutlu resimler yapsınlar diye, renkli boyalar, defterler dağıttım. Bir zamanlar sizde beni resme teşvik ederek ruhumu renklendirmiştiniz. Ruhunuz şad olsun Hocam!
Süheyla Tümöz, Mayıs2003

Süheyla Tümöz yazıyor:

VUSLAT
Bir gün pembe çiçekler koymuştun önüme,
Çizeyim diye. Hayran kaldım güzelliklerine.
O güzelliği yansıtamam endişesine kapıldım bir an.
Sorgulayan gözlerle baktın yan yan.
Gülerek, sağ elini sol omuzuma koydun.
Sanki ruhumdan geçenleri biliyordun.
Dedin ki;
    Bak evladım, bu dünya bir imtihan, her şey bir oyun, bir rüya, ve her şey yalan. Çocukken koşuşturdum bilmeden oraya buraya, gençken kendimi dünyayı fethedecek bir kral sandım. Bazan hüsrana uğradım, düştüm çamurlara, bazan derin dine imana sarıldım. Beyhude yerlere kürek çektim boşa oyalandım. Her iki yanımı sarmış gizli tehlikelerle dolu sarp yalçın dağlar. Ama ortalarında kimselerin bilmediği gizli bir geçit var. İşte ben o geçitteki sırra giden gizli yolu buldum.
Elimdeki söz iksirini ışık yapıp ilerliyorum
Bu öyle bir sır ki, kimse bilemez
Layık olamayanlar ise bu sırra eremez
Her çiçek yaprak çizişimde yüce Allah'ın büyüklüğünü kavrıyorum
Allah'ın ilmi yanında acizliğimi anlıyorum
Bir gün sende çok güzel resimler çizeceksin
Geçitten geçipte çizdiklerini gördüğümü hissedeceksin   
Çevreni bırak, nefsinle savaş!..
İstenirsen bu sırra sende ereceksin
Herşey beyhude, herşey boş
Gerçek özgürlüğe kavuşmak istiyorsan bu geçide koş
Aradan uzun sanılan, rüya gibi kısa yıllar geçti
Arıyorum o yolu Hocam
Kimbilir kader belki beni de seçti
Süheyla Tümöz, Adana, 09Mayıs2003
Editörün Notu: Süheyla hanımın anlattıkları fevkalade düşündürücüdür. Ethem Aydın'ın yukarda bahsedilen mistik hüviyeti hakkında herhangi başka bir yazılı belgeye rastlayamadım veya farkına varamadım)

Ülkü Tümöz yazıyor:
    Merhum Ethem Hocamla tanışmam çok küçük yaşlarıma rastlar. O nedenle çok fazla şeyleri anımsamıyorum. Anımsadıklarım ise; sınavla beni kabul etmesi ve ilk dersinde, küçük renkli boyalarla, bir küçük resim defteri armağan etmesiydi. Ayrıca ben ona hep Ethem dede der, sonra utanır dilimi ısırırdım. Bu belki de lüle lüle, kar yağmış saçlarından ve de bir dede şevkati ile davranmış olmasından olabilir.
    Merhum Ethem Hocamla, çeşitli konularda resim çalışmalarımız oldu. Ben hep bahar resmi yapmak isterdim. Çünkü baharı çok seviyordum. Bunda belki tek çocuk oluşum, baharda annemle parka daha çok gidişimin rol oynaması etkili olmuştur. Merhum Ethem Hocam ise, bana sonbahar ve kış resimleri yaptırmak isterdi. Sonbaharı biraz becerirdim de, kış yapamazdım. Çünkü ılıman iklimli bir bölgede yaşıyorduk, ve karın yağışını görmemiştim. Sonunda karı ve tipileri kendi tamamlamış ve bunları sergime koyacağım diye almıştı.
    Merhum Ethem Hocamın öğrettiklerini resim olarak pek devam ettiremedim. Ortaokul ve lise yıllarımda faydasını çok gördüm bu bilgilerin. Zira yaptığım resimlerim, sergi sonu hocalarım tarafından evlerinde asmak nedeni ile hep alınırdı. Liseden sonra ithalatihracat okudum. Şimdi ise İktisat iki talebesiyim. Ayrıca, bu arada babamın işine yardıma gidiyorum. Resimle pek ilgim olmuyor. Ama yine de boyalarla iç içeyim. Hobi olarak, ahşap boyaması yapıyorum. İnşallah bir gün vakit yaratarak ve de cesaret bularak tablo yapımına yönelirim.
    Annem insanlara, insanlığa, hatırlara çok değer verir. Bu nedenle ilk dişim, ilk saçım, ilk resmim gibi; ilk Ethem dedemle çalışmalarımı da saklamış. Onlardan birini size armağan etmek bana gurur verir. İyi ressamlar, nasılki yaptıkları resimleri en iyi nakşettiklerini düşünerek, iyi bir ressamdan nakşetme sanatını öğrenmiş olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Mekanı nur olsun.
Ülkü Tümöz, Mayıs2003

Necmettin Onel yazıyor:
HOCA MI ARKADAŞ MI
    O'nu ilk gördüğümde başka bir sınıfın öğretmeniydi. Öğrencileri, tenefüslerde yanından hiç ayrılmazlar, konuşurlar, kahkaha atarlardı. O gün, içimde bir gıpta uyanmıştı. Neden, adını sonradan öğrendiğim Ethem Aydın benim hocam değildi.?
Gel zaman git zaman Ethem hoca bizim sınıfa da gelmeye başlamıştı. Artık O'nun öğrencisi olmuştum. Hayat felsefesinin ve öğrenciye yaklaşımının diğer hocalardan farklı olduğunu ilk derste yaptığı konuşmadan anlamıştım.
    Ethem hoca, resim yapılmaz duyulur; resim anlaşılmaz, hissedilir derdi. Karşınızdaki şekli, modeli gördüğünüz gibi değil, içinizde hissettiğiniz, düşüncenizde canlandırdığınız gibi resmedin derdi. O, resim ufkumuzla beraber her yönden bizi eğitmiş, geniş bir görüş sahibi olmamızı sağlamıştı. Hocamız, hem bir eğitimci hem de çok başarılı bir öğreticiydi. Eğitim ve öğretimden içinize sine sine, geniş bir perspektif içinde yararlanabilmek için Ethem hocanın öğrencisi olmak gerektiğini hala düşünüyorum.
    Öğrencileri ile bir arkadaş gibi ilgilenir, onların dertlerini dinler, çözüm arar, yetişmeleri için elinden geleni yapardı rahmetli hocam. Lise öğrenimimin bir döneminde resim ve müzik dersleri seçimlik ders olarak okutulmaya başlanmış ve öğrencilerin , bu derslerden birini tercih etmeleri için dilekçe vermeleri gerekli görülmüştü. Ben kendimi pek resim yapacak yetenekte, resme yatkın bir kişi olarak görmediğim için, müzik dersini seçmeye karar vermiştim. Ancak tercih dilekçemi daha yazmadığım bir sırada, arkadaşlardan biri Ethem hocanın beni çağırdığını söyledi. Teneffüste yanına gittim.
Beni istemişsiniz hocam dedim.
    Gel bakalım Necmettin dedi.
Buyur hocam dedim.
    Sen müzik dersini seçecekmişsin? diye sordu.
Evet hocam diye cevap verdim.
    Neden? dedi.
Ben iyi, güzel resim yapamıyorum diye cevap verince, "olur mu?" dedikten sonra elini kürsünün altına uzattı. Üç adet karakalem portre çıkarttı. Çok önceleri ödev olarak bir insanın üç duruşta portresini karakalem olarak yaptırmıştı. Çıkarttığı portreler benim yaptıklarımdı. Konuşmayı sürdürdü:
    Arkadaş, bunları yapan, müziği seçemez. O resim dersini seçer, dedi. Ses tonu emreder gibi, biraz da kızgın çıkıyordu. Ben ancak, peki hocam diyebilmiştim. Yine elini kürsünün altına uzattı, bana düz bir beyaz kağıt çıkarttı. Önüme uzattı. Ben resim dersini tercih ettiğimi belirten dilekçemi yazdım. Ethem hoca, kendi elleriyle idareye teslim etti ve bütün lise öğrenim süremde benim resim hocam olmuştu.
    Hocamla resim üzerine ara sıra konuşmalar yapıyor, O'nun tavsiye ettiği hala kütüphanemde sakladığım meşhur ressamların kitaplarını alıyordum. Günler geçtikçe Ethem hoca ile aramızdaki yakınlığın hocaöğrenci ilişkisinin ötesinde olduğunu farketmeye başlamıştım. Teneffüslerde bazen yanıma geliyor, koluma giriyor, okul bahçesinin ortasında tur atıyorduk. Çok mutlu oluyordum. Sonra zil çalar bu mutluluk sona ererdi. Bu turlamalarda, O'na sevgilimden bahseder, üvey anne elinde büyüdüğüm için, bazen meydana çıkan evdeki sorunlarımı anlatıp, bir hoca veya arkadaş olarak veyahut bir büyük olarak fikrini sorardım. Her zaman yol gösterir beni rahatlatırdı.
    Ethem hocanın fizik yapısını anlatmak istemiyorum. Ancak benim için özellik taşıyan kır saçları ve güleç bir yüzü vardı. Hiçbir zaman sert olmamıştır. Öğrenciyi teşvik eder, sıfır rakamını sadece (10) numara verirken kullanırdı.
    Hocamın Rafet Van'ın çok iyi bildiği ve benim de benimsediğim vasıflarından biri de zamanının başkaları tarafından ipotek altına alınmasından hoşlanmamasıydı.
    Günlerden bir gün, O'nu düşünceli gördüm ve sordum. Hocam neyiniz var? Anlatmaya başladı: "Fransızca'mı ilerletmek için Fransa'da oturan biriyle mektuplaşıyorum. Gönderdiğim mektuba gelen cevapta ilk defa şeri (okunduğu gibi) kelimesi kullanılmış. Eşim görünce biraz serzenişte bulundu. Ona canım sıkıldı dedi ve sustu. Ben dilimin döndüğü kadar O'nu teselliye çalışmıştım. Hocam eşiniz size değer verdiği belkide kıskandığı için böyle davrandığını düşünürseniz bu serzenişe sevinebilirsinzi de dedim ve ekledim diğer taraftan üzüntünüzde haklısınız. Ortada lisanınızı ilerletmekten başka bir gayesi olmayan ve samimi bir üslupla yazılmış bu cevabın yanlış anlaşılarak, sizin karekterinize uymayan bir yorum yapılmış şimdi, iki görüşü de terazinin birer kefesine koyunuz birinci görüşün daha ağır basacağını göreceksiniz. Bu cevabım üzerine bir kahkaha attı ve Önel sen yok musun sen dedi ve ekledi: "şimdi bir sigara ver bakalım". Sigarayı etrafa çaktırmadan verdim. Ethem hoca, yoklamalarda cebimizde yakalanan sigara paketlerini alan ve sizi disipline veren hocalardan değildi. Öğrenciye arkadaşca yaklaşır ve onların dertlerini dinler, yol gösterirdi. Hocamın benden sigara istemesi bütün öğrenim süresi boyunca üçbeş adedi geçmemiştir.
    Hocamın ikazına uyarak resim dersini seçtikten sonra kendime göre bir tarz tutturmuştum. Bu tarz resimlerim hocam tarafından da beğeniliyordu. Bu çalışmalarım nedeniyle bana çılgın derdi. Bir 10 Kasım günü Mersin'de Sanat sokağında dört arkadaş, hocamın onuruna karma resim sergisi açmıştık. Hocam bizden bahsederken " bir çılgın, üç kabiliyet" diye söz etmişti.
Ethem hocayla arkadaşlığımız okul süresince ve okuldan sonraki yaşamımda da devam etti. Ben Ankara'da , O Adana'da yaşıyor olmasına rağmen, Ankara'ya geldikçe, ben Mersin'e gittikçe görüşüyorduk.
    Mersin'de bulunduğum bir gün Rafet Van ile Adana'ya hocamı ziyarete gitmiştik. O'nu mütevazi galerisinde bulduk. Bir ara lavaboya gitmek ihtiyacı duydum. Hocam arka tarafta dedi ve ekledi, sürprize şaşma!. Lavaboya geçtim. Klozetin kapağını kaldırdığımda kapağın altında şişirilmiş kocaman bir mavi balon duruyordu. Önce gözlerime inanamadım, sonra manzaraya alıştım. Hatta hoşuma da gitti. Renk uyumu güzeldi, hiç de sakil durmuyordu. Balonu kaldırıp ihtiyacımı giderdim. Hocamın yanına döndüğümde hocam mavi balon neyin nesi?. Gülerek espri ile "fareler mavi renkten hoşlanmıyor" diye cevap verdi. Resimdeki renk ahengini ve espriyi burada da yakalamıştı hocam.
    Hayatta yenilmez bir arma gibiydi. Hiçbir gün mücadele gücünü yitirmemişti. Ama son raunt.... Anlatılması güç.... Faullü bir yumruk O'nu nakavat etmişti. O an hakem ona kadar saymayı unutmuştu.
Allah rahmet eylesin
Necmettin Onel
Ankara, Aralık,2002
Ahmet Küstü yazıyor:
Kadim dostum Ethem Aydın,
    Sevgili kardeşim, öğretmen okulu sınıflarında sana dans ve figürlerini öğreteceğim diye ne zahmetler çektiğimi hatırlar mısın? Meğer ben o zaman boşuna meşkler çekmişim. Çünkü sen hayatın bütün dans ve figürlerini en ince noktalarına kadar hatmedip karşıma çok usta bir sanatkar, bir bilgin, bir feylesof ve candan bir dost olarak çıktın. Hele çok başarılı bir resim öğretmeni olduğun zamanlarda okul bahçesinde gece aydınlatılan öğrencilerde yaşattığın tabloların güzellikleri hala unutulmamıştır. O zamanlardan kalan minnet duygularım halen canlıdır.
    Aziz dostum çok şükür ahirette artı hanemize yazılacak bıraktığımız eserlere, yaptığımız hizmetlere şükürler olsun.
Sevgili Ethem Aydın, sakın ahiretteki eksi hanemizi hiç düşünme ve karıştırma. Nasıl olsa tanıdık bir af furyası ile o da silinecektir.
Ahmet Küstü
Adana Koleji Kurucusu

Ahmet Duman yazıyor:
Sn Duman, Ethem Aydın'ın ardından yazdığı yazıyı yayından geri çekmiştir.

M.Demirel Babacanoğlu yazıyor:
RESSAM ETHEM AYDIN'I ANARKEN
    Ankara'dayım; bir dost telefon etti. Ethem Aydın göçmüş bu dünyadan, şaştım, düşündüm, bir şerit gibi aktı onunla olan günlerim. Görür gibi oldum atelyesinde onu, çalışıyordu. Nazikçe karşıladı beni... Uyandım, O yoktu. 27Kasım2002 günü Fuzuli Caddesi'nden bisikleti elinde geçerken Reşat Bey tarafına Skoda marka bir otomobil gelip çarpmış ona. Elin kırılsın Skoda, bir ressamı çok gördün bize! Rahat uyu ressamım. Seninle Ocak 1985'te ilk söyleşimi gerçekleştirmiştim; 7Ocak1985 tarihli
Yeni Adana sayısında yayınlanmıştı. Senin güzel anına bu söyleşiyi yeniden yayınlıyorum. Aydınlığın yansıyacak buraya.
RESSAM ETHEM AYDIN'LA KONUŞMA
"Ethem Aydın, 1920 yılında Mut'ta doğdu. A.G.E.E. Yüksek okulunu bitirdi. Öğretmen okulları ve liselerde Resim Öğretmenliği yaptı. 1977'de emekli oldu. Çeşitli dış ülkeler ve yurtiçi özel kolleksiyonlarda yapıtları bulunmaktadır. Rengin güçlü bir verim kaynağı olduğuna inanır. Resimlerinde bunu kanıtlamaya çalışır. Onbeşinci kişisel sergisini Aydın Sanatevinde açmıştır."
Ressam Ethem Aydın'ın resim sergisindeyiz. Kalabalık bir topluluk var içerde. Sergiyi geziyorlar, ellerinde kokteyl (cintonik) içiyorlar. Sergilenmiş resimleri inceliyorlar. Aklaşmış saçlarıyla dinç görünüşlü, bir delikanlı gibi giyinmiş; konuklara "hoş geldin" diyen biri hemen göze çarpıyordu. Ressam Ethem Aydın bu olmalıydı. Sevecen, tatlı bir gülümsemeyle kendini tanıttı. Resimlere bakıyoruz, Ressamın yirmiyedi tablosu asılı duvarda. Sıcak renklerin egemen olduğu görüntü (manzara) resimleri empresyonizmin birer simgesiydiler. O nedenle, Sanatçıyla konuşmak istedim. İstediğimi kendisine söylediğimde, mutlu olacağını belirterek, kabul etti.
Belirlediğimiz bir günde gittim. Konuşmaya başladık.
    Resim çizmek, yapmak yüce bir olaydır. Bu olayın içinde ve ayrımında olduğunuz zamanı anlatır mısınız?
    Çocukluk yaşamım Mut-Ermenek arasında geçti. O yıllarda gidiş gelişlerim geceye düştüğü için, geceyi daha iyi tanıma olanağı buldum. Gecenin doğurganlığı, hayal kurma, gerçekler kafamda yuğruldu. Şekilleri ışığın yardımı olmadan görmeyi öğrendim. Işık, şekillerin görünüş biçimini değiştirir. Şekilleri karanlıkta görmek ve yorumlamak benim için daha kolay oldu. Bu olay, resmi meslek olarak seçmemde etken olmuştur.
    Resmi çizmenizi hızlandıran etkenler neler olmuştur?
1938'de Ortaokulu bitirdim, öğretmen okuluna yazıldım. Bir resim öğretmenimiz vardı. Tahtaya çizdiği resimlerin aynısını çizmemizi isterdi. Bu durum bana ters gelirdi, derslerden kaçardım. Kaçma davranışlarımla ilgili soruşturma açıldı. Durumu Okul Müdür'üne anlattım. Öğretmenimiz yöntemini değiştirdi. Artık doğaya çıkarak resimler çizmeye başladık. Doğada, doğa görüntülerini çalışmak, resim yapma isteklerimi hızlandırdı.
    Ya resim öğretmeni olmak isteyişiniz?
    Resim çalışmalarında epey bir başarı sağlamış olacağım ki, iş dersleri öğretmenimiz, Gazi Eğitim Enstitüsüne baş vurmamı önerdi. O'nun önerisiyle, Gazi Eğitim'in resim bölümüne başvurdum. Başvurum kabul edildi. Buradan, resim öğretmeni olarak mezun oldum.      
    İzlediğiniz sanat akımı...
    Empresyonizm (izlenimcilik) akımını izliyorum. Kurallarına saygılıyım. Doğanın içerisinde yapılan resim çalışmaları bu akımın öz kurallarıdır. Manet, Monet, Cenaze (...) bu akımın öncüleridir.
    Mona Lisa üstüne söyleyecekleriniz?
    Leonardo da Vinci'ye resmi yapılmak üzere bir kadın getirilir. Bu kadın zengin bir tüccarın karısıdır. Üzerinde bir dizi takılar ve süsler vardır. Bunlar görüntüyü engelliyordu. da Vinci, görüntüye engel olan şeyleri çıkarttırdı. Resmi yaptı. Kadının kocası resmi beğenmedi. Resim dört yılda yapılmıştır. Anne olan kadınla, sevgili olan kadının iç görünümünün dışa vurumu, sentezi, Mona Lisa'yı ortaya çıkarmıştır. Bu resim Rönesans resminin en ünlülerindendir.
    Türk resim sanatında ününü yükseltmiş ressamlardan bazılarına söylemek, anlatmak mümkün mü?
     Aslında, Türk resim sanatı yenilerde başlamış değildir. Biz onu yeniymiş gibi gösteriyoruz. Resim örgüsüne, bizim katkılarımız sayılamayacak kadar çoktur. Bedri Rahmi Eyupoğlu "Resim yapmak istiyorsan, Bursa'nın araba boyacılarının yanına git, renkleri gör..." der. Halılar, kilimler, süslemelerde kullanılan renkler, işleyişler resim sanatının  kaynaklarıdır.
Cumhuriyet döneminde, Avrupa sanatıyla bağlantı kurmak için, Fransa'ya öğrenciler gönderilirdi. Gidenler Andrelotte atölyesinde çalıştılar. Akademik bilgiler öğrendiler. Türkiye'ye geldiklerinde, bu bilgilerle resim yaptılar. Bunların, öncü olmaları, Türk resim sanatını etkiledi. Bunlardan Türk resim sanatına çok yarar sağlayan olarak; Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Avni Lipigi, Haşmet Akal, Hasan Kavruk... söylenebilir.

    Resim aşk model ilişkisi nelerdir?
     Rönesans'tan beri en büyük öğretmen doğanın kendisidir. Yaratılışta bir takım ideal çizgiler özde vardır. Sanatçı bu ideal çizgileri araştırırken, çiçekler, yapraklar,  dallar arası bağıntılar, canlıların anatomik yapıları, dişilerin incelikli, pürüzsüz, çağırtılı bakışı, sanata konu olmuştur. O sebeple Rönesans öncesi, kadın ve erkek modeller bol bol kullanılmıştır.
    Tarihin derinliklerinde bir Venüs 20.yy. idealizmine bile örnek olabilmiştir. Leonardo da Vinci "Bilgi sevginin kızıdır. Ne kadar çok seversek o kadar çok biliriz." demiştir. Sanatçı doğayı yorumlarken, onu iç görüntüleriyle algılar. Çünkü, burada aşk vardır. Sevgi ve duygu unsurudur. Sanatkarsa aşırı duyarlılığı olduğu oranda başarılıdır. Sanatın öz yapı ürünlerinden birisi de budur. O halde sanatçı seveğendir.

    Sanatevi açmak nerden usunuza geldi?
    Önce ticaret yapmak amacıyla burayı almıştım. O sırada, Çocukları okutmak için İstanbul'a gittik. Ticaret yapma isteğimiz bu nedenle olmadı. Dönüşte, sanat ürünlerimi sergileyeceğim bir yer olarak düşündüm. Düşüncem olgunlaştı, Aydın Sanat evini açtım.
    Serginiz beğenimizin sınırlarını aşmaktadır. Bunu içimden gelerek söylüyorum.  Ancak bu konuda sizin değerlendirmelerinizi öğrenebilir miyiz?
    Kanımca geleceğin resmine soyuttur, (abustra) ne kübist, ne de herhangi bir hisle oluşan bir resim olmayacaktır. Ancak akılcı, duygusal anlatımlı, ince ve doğayı derinden kavrayan imajlar topluluğuyla oluşacaktır. Empresyonizm bunun genel bir deyimi olmaktadır. Ben de bu yolda çalışan bir sanatçıyım. Her zaman çok iyi sonuçlara vardığımı söyleyemem. Bazen benim ve çevremin eksiksiz beğenilerine ulaşmış resimlerim vardır.
    Resim sanatının eğitimdeki yerini belirtir misiniz?
    Resim dersi, doğru görmeyi, aslına uygun çizmeyi, görülenle tutulan arasındaki ayrımı öğretir. Resim dersi, bütün derslerin yardımına koşan bir bilim dalıdır. Etkisi büyüktür. Bu derste çizgi üstünlüğüne sahip olanlar, sanat için yürüyecekleridir.
    Resim bir yetenek işi değil midir?
    Resim bir yetenek işi değildir. Resim bilimsel olarak öğrenilen bir sanat  dalıdır. Gördüğünü almak, algılamak, bunları anlakta saklamak, kağıda çizgiyle, fırçayla geçirmek, resim yapma olayıdır. Resim şekil, güzellik bilgisidir. Öğrenmekle kazanılır. Bunlardan doğacak kompozisyonlar kişinin melekeleriyle ilgilidir. Renk ve şekil kuramları vardır. Her sanatçı bunları kendine uygun olarak kullanır. Buradan anlatış biçemi (uslüp) doğar.
    Peki konuya nasıl yaklaşırsınız?
    Ben konuya yaklaşırken,sınıfıma girer gibi, yakamı ilikler, resime öyle başlarım. Konunun erişilmezliği benim ciddiyetimle karşılaşır. Ortaya bir eser çıkar. Yapıtın değerlendirilmesi seyircisine aittir.
    Başka bir diyeceğiniz...
    Teşekkür ederim.
    Ben teşekkür ederim.
M.DEMİREL BABACANOĞLU
(07022003 Toros gazetesi, sa: 2)


M.Demirel Babacanoğlu yazıyor:
ETHEM AYDIN'IN DÜNYASI
    Ankara'dan geldiğim günün ertesinde Adana Çimento Sanayi Sanat Galerisi'ne uğradım. Galerinin duvarlarında Çukurova'nın ünlü ressamlarından Ethem Aydın'ın resim sergisi vardı. Hemen izlemeye başladım imrenerek.
    O'nu 1985'ten beri tanıyorum. O yılın ocak ayının yedisinde O'nunla bir söyleşi yapmıştım. Kendi anlatımına göre 1920'de Mut'ta doğmuş, ortaokulu Silifke'de, öğretmen okulunu Adana'da okumuş. Gazi Eğitim Enstitüsü'nün resim bölümünü bitirmiş. Kars Lisesi, Düziçi köy enstitüsü, İvriz köy enstitüsü, Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi, Adana Erkek Lisesi'nde öğretmenlik yapmış. 1980'de emekli olmuş. Aydın Sanat evini açmış. Birçok ödül, plaket almış, Altınkoza'ca yılın sanatçısı seçilmiş.
    Atatürk caddesinden Pandora sokağa dönerseniz, sağa ilk sokaktan sapınız, hemen Aydın Sanat evini görürsünüz. Sizi güleç yüzlü, sevgi dolu, takvim yaşı 80, gönül yaşı 18 olan Ethem Aydın karşılar. O'nu orada resim yaparken, masada kitap okurken, biriyle tavla oynarken, yahut birileriyle söyleşirken görürsünüz. Kolayca görüşür, tanışırsınız ama, O kolayca kendini ele vermez. O'nu tanıdım demek için yıllarınızı harcamak zorundasınız!
    O bir sözcükten, bir tümceden, bir gelenekten yola çıkarak akademik konular yaratır, yaşam felsefeleri sunar size.
Siz O'nun öğrencisi olmuşsunuzdur, ayrımında olmadan.' Sanki bir Eflatun'la karşı karşıyasınız. Kendi anlatmaz, anlattırır çoğu şeyi size. İşte bu sırada öğretmenlik etkinliği girer araya. Öğretirken öğrenmek. Öğretmenliğin özü bu. O hep öğretmen olarak algılamıştır kendini. O'nun için ressamlık ikinci sırada gelir.
    37 tablo var AÇS duvarlarında. Her birisi birbirinden güzel, birbirini tamamlayan. İçiçe geçmiş dünyalar... O'nun resimleri yaşadığı gezip gördüğü yerlerin bir parçası, bir ayrıntısıdır. Ya bir gelenekten yola çıkarak (evet, halıkilim renklerinden, çizgilerinden, atasözleri deyimlerinden..) ya bir düşünceden devinerek oluşturur resimlerini. Bir tablo üzerinde yıllarca çalışabilir. Hemen oldu, al demez. Bir güzelin, mendile oya işlediği gibi işler resimlerini. İnce ince çizgiler, nokta nokta lekeler kullanarak tasarısını gerçekleştirir. O'na göre resimde izlenimcidir. Doğrudur,görsel olarak öyledir. Ya anlam olarak? işte bu noktada durmak düşünmek gerek. İlkin natüralist diyebiliriz! Ya sonra? Gerçek üstücülük... belkide Ethem Aydın'ın dünyasını oluşturan bu.
    O'nun resimlerinde geçmiş, gün, gelecek vardır. Umutla umutsuzluk çarpışır, yeniden umuda döner. Renkleriyle sıcak, doğasıyla insandır O. Mut'tur, Karacaoğlan'dır, Çukurovadır, Toroslardır, denizdir, ırmaktır.. ve yaşar gider dünyası O'nun...
M. Demirel Babacanoğlu
Ekspres gazetesi 04.01.2001
Rafet Van yazıyor:
BİR ÖĞRETMEN ARAYIŞLARI TÜKENMEYEN
RESSAM GEÇİNİLMESİ ZOR BİR DOST,
ETHEM AYDIN.
(Editörün Notu: Bu yazı, bir kitapçıktan kısaltılarak alınmıştır:)
    Ortaokul sıralarında öğretmenimdi. Kendisinden önceki öğretmenin bütün olumsuz etki ve baskılarını çocuk beynimizden kısa zamanda silip atmıştı. Resimelişi derslerini bize kısa zamanda sevdirmişti. İlk kez model uçak yapmasını, mask çıkartıp kalıp almasını, cilt yapmasını O öğretmişti. Bütün bunlar korkutucu, ürkütücü, bunaltıcı olmaktan çıkmış, sevimli şeyler olmuştu.
Lisede şanslı mıydık yoksa şanssız mıydık, bunu çok sorguladım. Resim yapamadığım ve daha rahat ve kolayıma geldiği için ben de birçok arkadaşım gibi koşa koşa müzik dersine gitmiştim. Rahmetli Hikmet hocam onlarca çocuğun içinden sesimi keşfederek "çık dışarı öküz" betimlemesiyle beni dersinden kovmuştu. Kös kös yukarı kattaki resim odasına gitmiştim. Kapıdan içeri, ezikliğimi bastırma isteği biraz da küstahca "Hikmet hoca kovdu , mecburen beni kabul  edeceksiniz" diyerek girdim. Ethem hocanın yüzünü geniş bir tebessüm kapladı. Alaycı, aşağılayıcı olmayan bir gülüştü bu. "Geç, Van, otur" dedi. Resim maceram o gün başladı.
    Aramızda çok güzel resim yapan arkadaşlar vardı. Beni onlardan hiç ayırmadı. Yaptığım her şeyde bir güzellik bir orjinallik buldu. Verdiği ödevleri genellikle yapmazdım. Mazeret olarakda "yaptım, beğenmedim yırttım" derdim. Gine böyle bir davranışım karşısında "Resim yırtılmaz atılmaz. Altlarına tarih at sakla. Bana getirmesen de olur" dedi. Bir gün resim kağıtlarının kenarına su yapın dedi. İnat olsun diye deve figürleri yaptım. Oysa ben ne deveyi tanırdım ne de figür çizebilirdim. Geldi.. resmi eline aldı... uzun uzun inceledi... "Van, seni tanımasam yörük çocuğusun diyeceğim. Bu ne güzel kıvrımlar ne güzel bir format" dedi. Hem şaşırmış hem utanmıştım.
    O yıllarda böyle renkli dergiler, resim kitapları, takvimler yoktu. Çok az sayıda çıkartılan banka takvimlerinin de renkleri birbirine karışırdı. Hocam nerden bulur, buluşturur kaliteli basılmış, dünyaca ünlü reprodüksiyonları bizlere getirirdi. Dürbüne benzer bir aletle sanat eserlerinin fotoğraflarını gösterirdi. Çevremize bakmayı, tanımayı, değerlendirmeyi öğretiyordu. Kısa geziler yaptırıyor, gördüğümüz eski kalıntıları ve bunların değerlerini anlatarak arkeolojiyle bizleri tanıştırıyordu. Sonra herbirimize bir sanatçının hayatını ve eserlerini tez haline getirme ödevini verdi. Bu çalışmalar kağıt üzerinde kalmadı. Derslerde anlatıldı, eserler üzerine konuşuldu. Resimlerin nasıl yorumlanacağını, resme nasıl bakılacağını öğretti. Daha önemlisi bize güzel sanatları sevmeyi öğretti. Mersin Lisesi'ne öyle güçlü, Atatürkçü,aydın düşünceli,öğrencilerine birşey öğretmek için didinen öğretmenler göndermişlerdiki, onlar bizim hayatımızın mimarları olmuşlardı.
    Birgün Ethem hoca'nın sergi açtığını duydum. İlk fırsatta gittim. Duygulu bir karşılaşmaydı. Sergi süresince bir arada olmaya özen gösterdik. Hayatımda bir ilke daha imza atıyordu hocam: sergisinden iki tablo almıştım. Hem de taksitle. Evdeki reprodüksiyon resimlerin böylece sonu gelmişti. Bu yol bana güzel resimlere sahip olma olanağı sağlayacak, maddi sıkıntıya düştüğüm bir anımda maddi kaynak olacaktı.
    Hocam Adana'ya dönmüştü. Ful apartmanının altında küçük bir atölyesi vardı. Ortadan ikiye ayrılmış bu mekanın arka tarafı yaşam yeriydi ve yasak bölgeydi. Kapıdan içeri girince ortalık yerde uzunca bir sehpanın üzeri daima karışık ve dolu olurdu. Yanında bir şövalye, küçük bir iki tabure, duvarda son yaptığı bir tablo. Vitrinin doğrusu camın önünde eski tozlu raflar üzerinde birkaç heykel. Duvara sırtını vermiş kütüphanede ise gerçekten birbirinden değerli kitaplar. Arka kısma geçişin yanındaki dar duvar üzerine yapıştırılmış küçücük ayna parçaları. Kapının diğer yanında küçük bir masa. Ne zaman bu kadar çok sigara içtiğini anlayamadım gitti. Tabla, daima tepeleme izmarit dolu olur. İçinde genellikle solmuş kurumuş çiçeklerin bulunduğu vazo gizemli bir mesaj verir. Duvara dayalı kalemlik ise makaslar, cetveller, kalemlerle  doludur. Masanın üstünde daima üç beş kitap bulunur. Aralarında, küçük notlar alınmış kağıt parçaları.
    Her kesimden dostları vardır. Sandelye sayısı kısıtlıdır. Fazla misafir olursa "ulan erkekseniz tek tek gelin" diyerek espri yapar. Hocamla güncel politikayı konuşamaz, dedikodu yapamazsınız. Şayet konu, bu mecraya akmaya başlamışsa, ünlü tavlası ortaya çıkar. Böylece seviyesiz ve anlamsız konuşmalara nokta konur.
    Çok güzel sulu ve yağlı boya resim yapar. Tereddütsüz söyleyebilirim istese bir günde onbeş suluboya, peyzaj veya natürmort çıkarabilir. Bunlar emsalleriyle kıyaslanamaz. Ancak O dur durak bilmeden yenilikler peşindedir. Resim O'nun için bitmeyen bir macera gönül yarasıdır.
    O'nun en büyük zevklerinden biri de bisikletiyle her sabah yaptığı baraj turlarıdır. Partneri bayanla baraj gölünün kenarında oturmak, simitle çay içmek, uzun soluklu sohbetler yapmak. Zaten hocamın ziyaretçilerinin yoğunluğunu genç bayanlar oluşturur.
İşim gereği hocama sık sık uğrar olmuştum. Kırlardan topladığım çiçekleri O'na getirirdim. Bazıları çok tatlı tablolara dönüşmüştü. Sohbetlerimiz keyif vericiydi. Sonra emekli oldum. Adana'da bir işte çalışırken görüşmelerimiz sıklaştı. Önce arkadaşı sonra bana göre, yakın dostlarından biri olmuştum. Mersin'e dönüşümde hiç bilmediğim bir konuda bir işyeri açmış, ve  tam körfez savaşına denk gelmişti. Boş otururken bulduğum bir meşe odununu oymaya çalışıyordum. Hocam bir elinde beyaz kasketi, diğerinde küçük çantası geliverdi. Oturduk hoşbeşten sonra elimdeki uğraştığım şeye baktı. Çiziktirdiğim bazı resimleri gördü. "Daha yumuşak şeylerle çalış" dedi. Ancak gelişleri sıklaştı. Heykel yapma tutkusunu öylesine körüklüyorduki, küçük köz kocaman bir ateş olmuştu. O sıralarda müşterek dostumuz Dr. Sakınç da resim yapıyordu. İlişkilerimiz artmıştı. Ortak paydada buluşmuş, hoca ise ölçülü eleştirileriyle bizleri yüreklendiriyordu. Nisan 1992 de Akkahve'de Mersin Liseliler Derneği'nin sanat etkinlikleri kapsamında hayatımızda ilk resim heykel sergisini açtık Türkyılmaz'la. Karşı salonda ise bizim gibi bir eski öğrenci Doğan Akça'nın resimleri sergileniyordu. Açılıştan sonra Akkahve'de gazete kağıtlarının üzerine kurduğumuz çilingir sofrasında saatlerce konuşmuştuk. Ellibeş yaşından sonra ressam ve heykelci olmuştuk. Ve hocam bizlerin önüne öyle ufuklar açıyorduki sanki akademiyi yeni bitiren gencecik sanatçılardık.
    Serginin kapanışından bir kaç gün sonra telefonda: "Mut'a gidiyorum sana da bilet aldım. Mersin'den otobüse binebilir misin" dedi. Yolda cebinden ufacık bir fotoğraf çıkardı. "Bu duvara birşeyler yapabilir misin?" dedi. Mut rölyefi böylece start aldı. O çalışmam sırasında Ethem hocamı daha yakından tanıdım. Bir mektubunda yazdığı gibi "geçimsiz, uyumsuz kavgacı bir insanım Daima güncelimdir. Savaşı bırakmam". Gerçekten çok zor bir insan. Doğruları, kendince kabul edilmiş çizgileri, insanlara yanaşımı var. Ben de O'ndan farklı değilim. Çok büyük çatışmalarımız oldu. (Editörün Notu: Burada bahsedilen çatışmalar Mut'ta Ethem Aydın tarafından başlatılan rölyef konusunda sözel muhalefet olabilir). Üçbuçuk ay süren bu çalışmalarım sırasında zaman zaman ortadan kayboldu. Küstü gitti. Ağır konuştu. Sonunda büyük beğeni kazanan rölyef ortaya çıktı. O rölyeften bana kalan hocamla domates, salatalık, biber ve peynirden oluşan rakı soframızda kavak ağaçlarının altında yaptığımız uzun soluklu sohbetlerdi.
    Nazım şiirlerinde "çağımı yaşadığım için mutluyum" der. Her biri kendi dalında güçlü, Atatürkçü, ödün vermeyen, öğrencilerini para makinası olarak görmeyen, özveriyi yaratılışlarının doğal bir sonucu olarak kabul eden Ethem Aydın gibi o lisedeki öğretmenlerimin öğrencisi olmaktan onur duyuyorum. Onların öğretmenlikleri sırasında okuduğum için de mutluyum.
Sayın hocam hayallerimi zaman zaman süsleyen bir fantzaim vardı. Concord uçağı kullanmak. Bunu düşleyebilmiştim. Ancak birgün Ankara'da heykel sergisi açacağımı asla. Şimdi heykellerim resimlerimle sanatın alt basamaklarında bile olsa yaşıyorum.
     Bunlar hep seninle oldu.
Rafet Van

Rafet Van yazıyor:
Buz Üstüne Yazılar ARDINDAN
'Karın, izleri kapatmasında da bir keramet vardır
 E. Aydın'
    Kasım'ın yirmisekizi, Pırıl pırıl bir güneş ortalığı ısıtıyor. Mersin tren garının kapısında birkaç dost. Güne hiç yakışmayan bir hüzün var yüzlerinde. Tarsus'a kadar trenle gideceğiz, oradan öteye minibüsle devam edeceğiz diyor arkadaşlar. Mezarlık çok uzaktaymış. Sen katılmazdın biliyorum, vefasızlık, vurdumduymazlık, egoistlikten değil. Senin tarzın değildi. Sen bambaşka bir ilişki kurardın, duygularını kendine özel paylaşırdın geçip gidenle. Onun içinde kimseleri ölümle, ölenle ilgili konuşturmazdın.
Mut'tan dönüyorduk otobüsle. Bir kitapla ilgili olarak ölümü anlatıyordun. 'Ölüm diye bir şey yok bir mekan, ortam değişikliğinden başka bir şey değil olan.' Gerçek bir spirtüalisttin. Konuşmanda bilinçli bir inanç gizliydi. Sanki bir tablonun önündeydik ve sen her zaman ki şiirsel renksel bir coşkuyla anlatıyordun o buz gibi soğuk olayı. Bir kitabın satır aralarından gizli iletiyi veriyor yine araştırmalara yöneltiyordun.
    Tiren rayların üzerinde tıkırdıyarak, durup kalkarak ilerliyor. Karşımda Cemal Hoca var. Anlatacak anılar bulmaya zorluyoruz kendimizi. Ölümünde bile bir gariplik var. Ne üzüntü veriyorsun ne de ayrılık duygusu. Hani Mersin'den uzak oralarda bir yerlerdeydin ya onun gibi bir his içimde. Minübüste en geride oturuyorum.Yaklaştıkça bir sessizlik kaplıyor her bir yeri. Kabasakal mezarlığı AdanaKaraisalı yolunun kenarında. Sarımsı boz renkli tepelerin yamaçlarında kurulmuş. Bizden önce gelen dostların bekleşiyorlar. İçimden kimseyle konuşmak gelmiyor. Nasıl olduğunu da sormuyorum kimseye. Okaliptüs ağacının altındaki beton sıraya oturuyorum. Anlamsız, manasız binlerce değişik şey geçiyor kafamdan. Boş gözlerle ilerdeki gönderilmiş çelenklere bakıyorum. Kasım'ın sonunda Mut'a gidecek, EğitimSen. lokalinin bahçesinde kavakların altında bir sini içinde, domates, peynir, salatalıktan oluşan mezeyle rakı içip röliyefin onuncu yılını kutlayacaktık. 
    Uzaktan bir siren sesi duyuluyor. Bahçedekilerde bir kıpırdaşma başlıyor. Mezarlığın kapısından yeşil renkli cenaze aracı giriyor. Şoför rutin hareketlerle aracı gasilhanenin önüne yanaştırıyor. Birileri koşturuyor. Yerimden kıpırdamadan seni izliyorum. Ne kadar zaman geçiyor bilmiyorum. 'Helallik dilemek, vedalaşmak isteyen başka kimse var mı?' diyor bir ses. Salacağın üzerinde beyazlar içindesin. Elin dışarda duruyor. Buz gibi. Dışarı çıkıyorum. Tabutun üzerinde yeşil renkli Arapça yazılı bir örtü var. Neden yeşil örtü?. Oysa sen gerçek bir Atatürk öğretmeni, binlerce öğrenci yetiştirmiş bir sanat adamıydın.
    Ağrıyan ayağımla tabutun biraz arkasından yürüyorum. Kafamın içi bir tuhaf. Sanki boşluktayım. Şimdilerde her şeyi düşünüyorlar önceden. Bir çok çukur açmışlar. Sıra sıra. Yerini beğeniyorum. Bütün Çukurova ayağının altında. Oğlunla mezarcı aşağıya iniyorlar. Seni aşağı verirken baş ucundan tutuyorum. İçimden yüzünü okşamak geliyor. Bir takım kişiler şöyle çevirin böyle yerleştirin diye komutlar verirken ben yan taraftaki açık çukurun toprak tümseğinde oturuyorum. Üzerine yeni kesilmiş mis gibi kokan çam tahtaları diziyorlar. Mersin'deki gibi soğuk beton parçalar değil. Önce bir yarış başlıyor toprak atmak için. Sonra sadece görevliler toprağı kürekleyip bir tepecik oluşturmaya başlıyorlar. Sarı ağır killi bir toprak. Ne güzel heykel yapılır bu topraktan derdin görseydin toprağını. Çelenklerden murt dallarını çıkarıp üzerine dikmeye çalışıyorum bilinçsizce. Başucuna bir tahta diktiler. Artık son numaran yazılı orada.
    Yüreğim ağrıyor. Çocukluğumun resim öğretmeni, sonraları arkadaşım, yoldan dönüşlerimde elimdeki kır çiçekleriyle uğrayıp işliğinde saatlerce sohbet ettiğim bir dost. Resim, heykel dünyasının sonsuzluğuyla beni buluşturan sanat dünyamın renk ve ışığı öğretmenim.
    Güneş pırıl pırıl gökyüzünde. Sonbahara inat Çukurova yemyeşil. Üstündeki boz topraklar ilk yağmurlardan sonra yemyeşil bir tepeciğe dönüşecek. Gözlerimde senden gizlediğim yaşlar var öğretmenim.   
Rafet VAN

Ertan Aykın yazıyor:
NASIL RESSAM OLDUM
    Düziçi Köy Enstitüsü 1.sınıfta iken resim dersine gelen bir bayan öğretmenin, her ders eline bir sürahi ile gelir, masanın üzerine koyar ve kurşun kalemle çizmemizi ister, ders sonuna kadar yerinden kımıldamadan roman okurdu. Daha sonra resimleri toplar gider, ertesi ders resimlerimiz nbot verilmiş olarak bize dağıtılırdı. Artık ezbere bile çizmeye başladığımız sürahi resimleri 10, bazen 3 veya 2 almış olarak dönerdi. Bir gün 10 alan resimle 3 alan resimle aynı olduğunu görerek öğretmene gidip, "Bu iki resim aynı ama birisi 3 almış, sebebini öğrenebilir miyim" dedim. Elindeki çanta kafama indi ve "Sen bana hesap soramazsın dedi." O gün resimle ilgim kesildi. Ders benim için kabus olmaya başladı. Ertesi gün genç, bıyıklı, saçları özenle taranmış, çok şık giyinmiş bir öğretmen geldi. Önce hepimizi ayağa kaldırdı. "Günaydın arkadaşlar" dedi. Hazırol vaziyetine geçip bizi selamladı. Yerimize oturduk. Resim çalıştık. Ders bitiminde yine aynı seramoni yapıldı.
    Derslerin devam ettiği günler içinde bir gün bize sinirlenmişti. Sebebini hatırlayamıyorum ama "Kim bana bir uçak resmi çizer" dedi. Ben kalkıp tahtaya bir uçak çizmiştim. Ertesi ders Türkiye'de henüz basılmayan kuşe kağıda renkli basılmış Türkçe'si "çırak uçman" olan İngilizce çizgi roman getirip bana verdi. İlk sayfasında "ilerde ressam olacağına inandığım öğrencim Ertan Aykın'a başarılar dilerim, Ethem Aydın" yazılmıştı.
    O gün ressam oldum.
    Seni minnetle, şükranla anıyorum.
Ertan AYKIN

Ömer Anamur yazıyor:
ETHEM AYDIN'IN PORTRESİ
    Sekiz on sene önceydi. Bir gün kulüp lokalinin bahçesinde Celal Soycan'la birlikteydik; içeri, beyaz saçları ve kendisine çok yakışan filozof edasıyla Ressam Ethem Aydın girdi. İlerdeki bir masaya tek başına oturdu. Bir şeyler okumaya başladı. Önümde hazır kalem kağıt vardı, desen olarak portresini çizdim. Celal çok beğendi, kaptı hocanın yanına gitti. Maksadı, iznini alıp deseni kulüp dergisinde yayımlamaktı. Biraz sonra masaya döndü, yüzü bir tuhaftı
    "Ne oldu?" Dedim.
    "Beni azarladı." dedi. "Portrem yapılacaksa onu ben yaparım." demiş. Sevgili aksi ihtiyar.
Ömer ANAMUR

Nizamettin Dönmez yazıyor:
    Yaklaşık 15 yıldır tanıdığım Ethem Hocamızın hiç umulmadık bir zamanda aramızdan ayrılması beni çok üzmüştü. Tanımaya başladığım ilk günlerde onu çok beğendiğimi söyleyemem. Bir bakkal olarak O'na ne kadar çok yaklaşmak istediysem, pek başarılı olamadım. Fakat günler geçtikçe O'na yaklaşmayı başardım. O'da benim bu ilgime karşılık vermeye başlamıştı. Hatta kendi işimle ilgili nasihatlar vermeye bile başlamıştı. Bu da beni çok sevindirmişti. Sporu çok sevmesi, sabahları erken kalkıp  bisikletiyle spor yapması, sokak sakinlerinin bile hoşuna gidiyordu.
    Ama şimdi keşke o bisiklete binip spor yapmasaydı da aramızdan ayrılmasaydı diyorum.
Nizamettin Dönmez
(Market sahibi)

Türkyılmaz Sakınç yazıyor:
SENDEN ÖĞRENDİM
    Onaltı yaşlarımda seyahat etmeyi, yeni bir yer görmeyi ve hepsinden öte göklerde uçarak planör uçuş brövesi almayı hayal bile edemezdim.
    Pille çalışan motorlar yapmak, evdeki bütün kitapları ciltlemek, yaptığımız çeşit çeşit model uçaklarla yarışmak, o gün için büyük bir hazdı. Bu gün hatırlamaksa daha büyük bir haz.
    Her zaman resimle uğraşmak, onunla birlikte yaşamak istediğimde eminim o yıllarda alınan kültürün büyük payı var.
    Gerçekten bir değer olan Ethem hoca için daha çok şeyler söyleyebilirim.
    Bugün O'na teşekkür ediyor, ödün vermeyen kişiliğine saygı duyuyor, "kumar eğrim" yok benim tavlada, hadi gel bir el atalım diyorum
Türkyılmaz Sakınç

Türkyılmaz Sakınç yazıyor:
ETHEM AYDIN'IN ANISINA
    Öğretmendi, ressamdı, güzel bir arkadaş, bulunmaz bir insandı benim için. Saat tamirinden bile anlardı. Hatta iyi bir tamirci olduğunu da söylerdi. "Birazcık Fransızca'mla lisan derslerine bile girdim." derdi.
    Hastalığı sevmez, hastalardan hoşlanmazdı. "Bırak Allah aşkına şu doktorluğu" deyip çıkışırdı zaman zaman sohbetlerimizde sağlık üzerine laf ettiysem eğer. Öyle ki, bir ara Balcalı Hastanesi'nde hasta olarak yattığımda ziyaretime geldi. Tamamı tamamına iki dakika kalıp "çabuk iyileş ve çık buradan" deyip hemen gitmişti. Bilge bir tavla (hapis) oyuncusuydu. "Satranç gibi oynayın şu tavlayı. Önemli olan yenmek değil, güzel ve doğru oynamaktır" diye öğütlerdi. Eğer bugün, iyi bir hapis oyuncusu olduğum söyleniyorsa!.. Bu onun öğretileri sonucu olmuştur. Bunu özellikle söylememden çok hoşlanırdı.
    İtalya'ya bilhassa Floransa'ya gitmek istiyordu. İtalya'ya yaptığım gezi anılarımı anlattıkça heyecanlanıyor, sorular sorup oradaki arkadaşından; bir süre önce yurt dışındaki bir etkinlikte uzun bir zaman beraber olduğu, halen mektuplaştığı ve şu sıralar Floransa'daki bir müzede görev yapan İtalyan asıllı bir kişi haber beklediğini söylüyordu. Haber gelir gelmez gidecek, uzun bir süre onunla birlikte kalacaktı. Arkadaşı da Fransızca bildiği için anlaşmamız kolay olacak diyordu.
    Dört dörtlük bir Atatürkçü idi. En son telefon konuşmamız Mersin'deki Atatürkçü Düşünce Derneği üzerine olmuştu. Mektup yazmayı çok severdi. Eleştirel, ama sonuçta kişiye bir şeyler veren mektuplardı bunlar.
    Lise yıllarında bizleri İnönü'deki planör uçuş kampına göndermişti. İyi de etmişti. Konu açıldığında o boncuk gözleri parlar, anlattığımız bütün olayları büyük bir hazla dinler, gururlandığını hissederdik. Velhasıl hiç kolay değil Ethem öğretmeni anlatmak, ölümüne inanıp anısı önünde saygıyla eğilerek uğurlamak.
    Onun söylemiyle "uğurlar ola Selami".
Türkyılmaz Sakınç

Hüseyin Gezer yazıyor:
    Bugün 2002 yılı, aralık ayının 15'i, pazar günü.
    Öğle yemeğinden sonra her günkü gibi ağzımı yıkadıktan sonra, şezlonguma uzanmış uyumak üzereydim. Telefon çaldı, kalktım, ahizeyi alıp kulağıma tuttum. Muhatabım adam söyledi: "Murat Aydın" ve titreyen bir sesle "Ethem Aydın'ın oğlu olduğunu" söyledi, güçlükle ilave etti: "babamı kaybettik..! sizin, O'nun yakın arkadaşı olduğunuzu biliyorum, defterinden sizin telefon numaranızı buldum" dedi. ve ben gerisini dinleyemeyecek derecede sarsıldım...!
    Ethem ile ilkokuldan arkadaştık, çağdaştık, ortaokula geçişte Silifke ortaokulunda üç ay kadar zaman zaman görüşebildik. 3 ay sonra ben zatürreden yatağa düştüm. Ve Mut'a aileme haber verildi. Ağabeyim at ile geldi. beni alıp götürdü. Ayağa ancak 2 ay sonra kalkabildim. O yıl Silifke'ye okula dönemedim. Ertesi yıl okula devama başladım. Ayrı sınıflarda olduğumuz için kısa sürelerde görüşebiliyorduk. Önemli hatıra kalan bir tek olay yaşadık, o da maalesef üzücü nitelikte bir olaydı:
    Bir gün bir arkadaşımızın evinde toplanmıştık. Gene hemşehrilerimizden bir başka sınıfta olan bugün adını anımsayamadığım yetim, yoksul ve bohem yaşayan bir hemşehrimiz de vardı aramızda. O'nunla Ethem güreşe tutuştular. Biz seyrediyorduk. Bir anda, o "cofili" adını taktıkları çocuk Ethem 'e çelme taktı ve savurdu. O anda Ethem'in havada uçan bacağı küüüt diye kırıldı. Tabii hepimiz ayağa fırladık!  Nasıl götürdüğümüzü hatırlamıyorum. Ama hastahaneye götürdük.
    Bu olay ve yaşanan sahne hiç gözlerimin önünden silinmez. Çok üzülmüştük. Gereken tedavi sağlanmıştı ama Ethem o tarihten sonra aksayarak yürüyebiliyordu. Son gördüğümde (geçen yıl) daha iyi durumdaydı, ama tamamen geçmiş değildi arıza.
Ethem ortaokuldan itibaren resime temayül etmişti. Geçen yıl gördüğüm çalışmalarında daha da ilerleme görmüş ve kendisine "sen artık bir üstadsın" demiş yanaklarından öpmüştüm.
    Ethem hoş sohbetliğiyle olgun kişiliğiyle, çevresinin ilgi ve sevgi ve saygısını kazanmış bir arkadaşımdı.
    Oğlunun haberi, tüm değerli nitelikleriyle dolu kalbimi derinden yaraladı.
    Kendisine tanrıdan rahmet, geride bıraktığı aile fertlerine ve dostlarına başsağlığı diliyorum.
Hüseyin Gezer

Ahmet Yahşi yazıyor:
ETHEM AYDIN'SIZ YENİ BİR YIL
    Sabah gazeteye geldim. Telefon çaldı. Avukat Cemil Denli. Sesini aldım ama O telaşla kendisini tanıtıp: "Bir dostumuzu kaybettik ayrıntılar için geri döneceğim" dedi. Kimdir, nasıl, ne zaman dememe fırsat vermeden: "çok değerli dostum, eğitimci Ethem Aydın" dedi. "Olur" diyebilmişim. Ayrıntıları derleyip toparlamaya çalıştım. Ama inanmak istemiyordum. Denli'nin bir yanlışlık olduğu haberini vereceğini umarak sessizliğe büründüm.
    İki gün önce yanına uğramış, bir elmayı paylaşmış, bir bardak ıhlamurunu içmiştim. Her zaman olduğu gibi "geç kalıyorsun. Gazete nasıl gidiyor, Çetin bey nasıl" diye bilinen sorularını sıralamıştı. Yine beklerim sözleri arasında veda ederken Ethem Aydın'ı son görüşüm olduğunu nereden kestirebilirdim. Kapısı aydınlığa açık Aydın Sanat evinde sonuncu ziyaretimi gerçekleştirmiştim.
    Okur, okutmayı severdi. Boşa zaman geçirmeyi sevmeyen Ethem Aydın kurduğu sanat evinde genç, ergin, yüzlerce insana emek verdi, yol yöntem öğretti. Okunmasını uygun bulduğu kitabı çeker, yerine küçük bir not bırakarak "al bunu oku getir canım başkaları da okusun" derdi.
    Uzun süre suluboya ile Adana'nın görüntülerini tuvaline işledi. Bunlardan kanal 1.inci durak, eski baraj, bakmakla usanmadığım çalışmalarıydı. Bir defasında kendisine sormuştum: "çalışmalarından beğendiğin, ayrıcalığı olanlar var mı?" demiştim. Küçük boyutta yağlıboya bir evin içini işleyen tabloyu gösterip "işte bu çalışmama değer veririm" diye yorumlamıştı. Resimde, ocağa başını yaslayan kız ağlıyordu.
    Öğretmenler gününde, bayramlarda, yılbaşlarında, aramayı, aranmayı seven Ethem Aydın, gerçek bir aydındı. Arada sırada kısa özlü yazılarını hazırlayıp gazetemizde görüşünü açıklardı. Sohbetlerinde yine bir şeyler vermeye özen gösterirdi.
    Bir ara Adana sanat çevresinde gelişen sıkıntıyı açmıştım. Adana'da her ressamın ayrı bir çizgisi, şairlerin, öykücülerin neyi paylaşamadığı sorusuna özetle "Benim resimlerimi gördüğün yerde tanıyorsun. Dulda, Akata öyle değil mi? Çizgilerimiz ayrı. Seçimi sanatseverler yapsın, biz birlikte yolumuza gidelim canım. Öykücülerimiz kaç tane bir Turan Altuntaş, şairleri yine şiirlerinden tanıyorum. O halde neyi paylaşamıyoruz. Anlamakta zorlanıyorum" demişti. Bu görüşü bize aktaran Ethem Aydın oldu. Dinlediklerimize kendi görüşümüz gibi aktardık.
    Yeni bir yıla Ethem Aydın'sız gireceğiz, kaybından üzüntülüyüz. Hele trafik canavarına yenik düşmesi acıyı artırdı.
Aydın Sanatevi açık tutulacak:
Ethem Aydın'ı kaybetmenin acısını bağrına gömen dostları yanında oğlu dişhekimi Murat Aydın'dan bir telefon aldım. "Babamın anısını yaşatmak istiyoruz, Aydın Sanat evini becerisi olan bir gönüllüye teslimden yanayız" demişti. Sevenlerine bunu duyurmayı bir görev bildim.
    Nur içinde yatsın. Sanat evinin kapısının aydınlığa açık kalacağını sevenleri duysun.
Ahmet Yahşi
Yeni Adana Gazetesi, 31.12.2002, Sa:6


İsimsiz yazıyor:
    Benim dünyamdı. Ben kendimi şanslı sayıyorum, payıma düşen tüm bu acı ve mutluluklardan kendimce yazılı çizgili ürünler çıkartabildiğim için..
    Hocamla yaşadığım anı anıdan da öte, ömür boyu yaşayacak. Sabahları birlikte bisikletimizle eski barajın içinde gezintimizde yaprakların rengini, doğanın sesini, kuşların sesini, güneşin doğuşunu O'nunla birlikte izlemek... O benim hocamdı, arkadaşım, en değerli dostum.. ve O'nu yüreğimde her zaman yaşıyor olarak hissediyorum. Birgün eski barajda sabahın O'nunla birlikte, bütün güzelliklerle doğduğu bir gün, "gizemli koru" adını koyduğumuz bir yol... orayı isimlendirmesi..., buraya bir isim koyalım demesi ve orayı isimlendirmesi, oraya bir tabela üzerinde gizemli koru yazması ... ve orayı o güzel yolu isimlendirmesi.. resimde yaşatması... Bu anımı hiç unutamam artık. Orası O'nun sayesinde gizemli koru adı altında hekes tarafından bilinmesi..... O'nu çok seviyorum.
    Geceleri pencereden seni seyrederken
    Dolunaydım... eline aldığın kalem....
    Günlerin kabarıp taşan ruhu....
    Belkide ben, sen olmak, hücrelerinde
    Dolup taşmak isteyen biriydim.....
    Ben bir imkansızlık ağıdıdım...
    Ben aşk...
Kardelen Çiçeği

Meriç Alkan yazıyor:
GENÇLİĞİN BİR BAŞKA TARİFİ:
ETHEM AYDIN ÖĞRETMEN
    "Onuncu Yıl Marşı'nı her dinlediğimde ağlarım."
    Mektuplarından birinde böyle yazıyordu Ethem Aydın Hocamız. Çok derin bir anlam gizliydi bu cümlede; bizim kuşağın bile belki tam olarak duyumsayamayacağı bir anlam. Gazi Eğitim Enstitüsü'nden sınıf arkadaşı ve Mersin Lisesi'ndeki öğretmenlik yıllarından meslekdaşı Hüseyin Sevim Hocamızın anısına çıkarttığımız kitaptaki yazısı ki aynı yazı onun için çıkartılan kitapta da yer aldı bu cümlenin dayandığı gerçeğin bir örnek ile anlatımıydı sanki. Ne yazık ki, bizim yakından ya da eserlerinden tanıdığımız, özel bir dönemin bu değerli insanları yavaş yavaş terk ediyorlar dünyamızı.
    Ethem Aydın Hocamızı kendi çağdaşlarının birçoğundan ayıran bir özelliği vardı; genç kalışı. Yaşamının her evresinde bu özelliğini gözlemek mümkün. Öylesine gençti ki, ölümüne bile bir anlamda bu özelliği neden oldu, diyebiliriz.
Günümüzde, daha orta yaşlarda olan birçok kişinin uzak durduğu bilgisayarı yetmişli yaşlarında kullanmaya başlayan, sürekli okuyan, sürekli düşünen ve düşündüklerini de Türkçe'nin en yeni biçimiyle yazıya döken, genç kalmış bir beyindi Ethem Aydın Hoca.
    Her Mersine gidişimizde birkaç kez karşılaşırdık. Ta Adana'dan kalkıp gelirdi; bir de bakardık ki, sessiz sedasız gidivermiş. Sevmezdi konuşmayı. Yazdıklarında da dile getirirdi bunu. Çok iyi anlardım, Hocanın yazmayı konuşmaya yeğleyen bu özelliğini. "Verba volent, scripta manent (Sözler uçar, yazılar kalır)"!
    Çok yazardı. Hem de öyle güzel yazardı ki... Mektubun tadını unutmamış az sayıdaki kişilerden biriydi.
Ethem Aydın Hocayı tanımayan bir kişi, buraya kadar okuduklarından onun bir felsefe ya da edebiyat öğretmeni olduğu çıkarımını yapabilir. Ethem Aydın Hoca, kendi deyimiyle iş bilgisi yazıresim öğretmeniydi ve bu tanımın ressamlık tanımının önünde yer almasını yeğlerdi.
    Ortaokul yıllarımda ben de öğrencisi olmuştum. Ölümünden hemen önce eline geçen mektup Derneğimizin, Öğretmenler Günü nedeniyle gönderdiği ileti olsa gerek. Yani, bir öğretmene yazılan ve öğrencilerinin şükranlarını dile getiren satırlar.
Oysa, bir ressamdı da. Gittiği her yerde elindeki bloknota eskizler yapan ve sonra onları özgün biçemiyle tuvale yansıtan, son güne kadar da üreten bir ressam...
    Ekim 2000 de Derneğimizin Mersin'de düzenlediği Ethem Aydın Sergisi kapsamında Doğan Akça dostun büyük emeğiyle hazırlanan kitapta, onu en iyi biçimde kendi dilinden anlatmanın mümkün olacağını düşünmüş ve mektuplarından alıntılarla bezemiştim yazımı.. 
    Hem eskizlerini hem de tuval üzerine yaptığı çalışmaları son olarak bu sergide zengin bir biçimde izleme fırsatı bulmuştuk. Serginin ardından İçel Sanat Kulübü Lokali'nde düzenlenen yemekli toplantıda ise  yaşadığı günün heyecanı ile uzunca süre keyifle oturmuştu.
    Gazanfer Uğural anısına hazırlamak istediğimiz kitap ile ilgili olarak yazdığım bir mektuba  verdiği yanıtta "Bilgisayarım, Gazanfer'e yazdığım övgü mektuplarıyla doludur, sağlığında kendisine ulaşan. İnsanlar ölümlüdür. Siz de ben de bir gün öleceğiz. Bunu yas günlerine dönüştürmek yerine şenliklere dönüştürmeyi düşünmek, evrensele saygıdır." diyor ve anmanın çeşitli biçimlerinden örnekler veriyordu.
    Daha önceki bir mektubunda da şöyle yazmıştı: "Yine eğer, size yazdığım gibi, yaşanmışları anılara dönüştürmeye, bir de mektuplarımı yayımlamaya kalkarsam, sekreter şart olacak."
    Sanki, yazdıklarının yayımlanmasını ister gibi görünüyor bu cümlesinde. Mektup da olsa, muhakkak ki deneme tadında mektuplardır hepsi.
    Yine yazdıklarından, bilgisayarında çok değerli bir mektup arşivi bulunduğu anlaşılıyor. Bu arşivin ve diğer eserlerinin  değerlendirilmesinin onun istediği türde anma biçimlerinden biri, kendi sözcükleriyle 'evrensele saygı', olacağını  göz önünde bulundurmak gerek. (Eserleri arasında bir de TEMA Vakfı aracılığı ile Mut'ta oluşturduğu bini aşkın ağaçtan oluşan orman var.)
"Hocam, son aylarda mektubunuz gelmez oldu" diye yazmaya niyetlenmişken,  Ethem Aydın Hocanın okuyamıyacağı bir son mektup oldu bu.
    Onun, "Sevgi, yağmurunuz olsun!" sözleri ile anısına saygılar.
Meriç Alkan

Meriç Alkan yazıyor:
ETHEM AYDIN ÖĞRETMENİN MEKTUPLARI
(Editörün Notu: İçel Sanat Klübü dergisinden kısaltılarak alınmıştır)
    Mektup almak ne güzeldir, yazmak da. Günümüzün iletişim teknolojisi bu güzellikten uzaklaştırıyor insanları. Oysa mektup, emek isteyen bir eserdir, yalnızca bir iletişim aracı değil. Bunu duyumsamak gerek mektup yazmak için.
    Ethem Aydın hocamız da zaman zaman, o gencecik Türkçe'si ile çalışmalarımız hakkında yüreklendirici satırlar içeren mektuplar yazar bize. O mektuplarda, yıllar öncesinden bugüne olgular, olaylar, duygular, olmayıp ta olması gerekenler, toplumsal eleştiriler vardır. Atatürk döneminde özenle yetiştirilen eğitimci kuşağın sorumluluk bilincini duyumsarsınız okuduğunuzda. 'Çevre' derken içiniz sızladığını duyumsuyorsunuz Hoca'nın:
    "Dünyamız bir tane, şimdilik gidecek başka bir yerimiz yok. Çağlar boyu, yetişmiş insan onu kemirdi, kemiriyor. Kendi kendimi sorguluyorum: caba önce yedeği olmayan evimizi mi kurtaralım, yoksa çoğuldaki insanı mı???"
    "..... Vitaminler, hormonlar benim naturama ters etki yapar. Bundan neden, övgülerle sövgüleri ince eler sık dokurum. Sövgüleri özümseyip, bünyeden dışarı atmak kolay oluyor. Ucuz mal olduğundan! Övgüler ise nitelikseldir, kristalizedir. Kimyasal psikolojik imbiklerden geçebildikten sonra artık mücevher olmuştur. Koruması yüksek  çaba ister. Pandorama güvenemiyorum."
"Böylece insanın insanda büyüdüğünü edimlerinizden esinlenerek geç de olsa algıladım. "
"..... Sizlere övünüyorum. İnsana doğru yeke kırmış gidiyorsunuz, pupa yelkenbuğra sefer.!"
"15 Ağustos 2000: "Öğretmenler mum alevi gibidirler. İçten yanarlar, mavi eflatun arası, lahuti bir ışık verirler. Isıtırlar. Dahası ısıtırlar ve sönerler....."
"Öğretmen öğrencisiyle köprü yapar. Beraberce üzerinden geçtikten sonra yıkar. Öğrencisinin köprü yapımını bekler, yardım eder. Bizleri mutlu eden, sizlerin kendi köprülerini kurmuş olmalarıdır." 
"Öğretmenler isimsiz yaşarlar. Anonim olabilmek bir mertebedir. Sizlerin gönlünde yer etmekten büyük ne vardır."
"Bana gelince: Gücümü bileyerek, kendi gerçeğimi, özgürlüğümü tuvale aktarmaya çalışıyorum. Mesleğe atıldığımdan bu yana kağıt kalem hep elimdedir. Otobüste, trende, kahvede, lokantada, yurt gezilerinde, sabah yürüyüşlerinde taslaklar yaparım."

    Hocanın dediğinin doğruluğunu duyumsuyor insan bu satırları okuduğunda. Övgüleri taşımak gerçekten zor. Ama öte yandan da övgüler bir sonrası için yüreklendiriyor insanı. Eskiler 'Marifet iltifata tabidir' sözleriyle bunu demek istemiş olmasınlar?...
Bu yılki Mersin haftamızı 'Öğretmene Sevgi Haftası' diye adlandırmak istedik.
    "Ethem AydınÖncül, Güncel, Ardıl Resim Sergisi" de bu bağlamda algılanmalı. Çünkü, o önce ÖĞRETMEN.
Bu yazıyı hazırlamaya başladığım günlerde, bir tatil beldesinde dört genç öğretmenle tanıştım. Pırıl pırıl dört genç bayan öğretmen... Orta Anadolu'da bir küçük ilçede muhtelif derslerin öğretmenleri. İçlerinden biri de Resim  İş bilgisi öğretmeni imiş. Resim dersinin yanı sıra işbilgisine verdiği önemi anlattı heyecanla. Kız-erkek ayırmadan veriyormuş dersi, benim ortaokuldayken düşlediğim gibi. Arkadaşları, açtığı öğrenci sergisinden söz ettiler övgüyle.
    Bende bu genç öğretmenlere kendi genç öğretmenlerimi anlattım, yıllar sonra onları da şükranla anacak öğrenciler yetiştireceklerine olan inancımla. Onları tanımak beni umutlandırdı, kendi adıma ve elleri öpülesi öğretmenlerim adına. Ve geleceğimiz adına da umutlandırdı.
    Kendi öğretmenlerimin gözlerindeki ışık vardı gözlerinde; okulları, öğrencileri vardı sözlerinde. Değerli İngilizce öğretmenim Ahmet Özen'in yıllar sonra yazdığı şu dizelerdeki gibi;
    Bir öbek oluşturduk, hepimiz genç, hepimiz zinde....
    Tasamız sevincimiz: Okulumuz, Öğrencilerimizdi hepimizin de.
    Ethem Aydın öğretmene ve geçmişten geleceğe, böyle düşünen tüm öğretmenlere saygıyla...
Meriç Alkan

Leyla Balköse yazıyor:
ETHEM AYDIN'I ANLATMAK
    Sevgili Ethem Aydın'ı trafik kazasında kaybettiğimden beri Adana'ya hiç gidemedim. Gidersem büyü bozulacak gibi geliyor, gitmezsem sanat evi aynı şekilde duruyor ve Ethem Aydın orada ya bir tablo üzerinde çalışıyor, ya arkadaşlarıyla tavla oynuyor, ya da şezlongda oturmuş çok sevdiği gazetesi Cumhuriyet'i okuyormuş gibi geliyor. Ethem öğretmenim, senin yaptığın kahveleri, çayları, sohbetlerimizi, bir dostunu bir arkadaşını bir saatcik görmek için kilometrelerce yol kateden özverili insanı çok özlüyorum.
    Yazmam için beni sürekli yüreklendirirdin. "Mektup yaz, günce yaz" derdin. Bak işte sevgili oğlun Murat Aydın'ın hazırlayacağı kitap için yazıyorum. İki aydan beri yazıp yazmama konusunda karar veremedim. Hâlâ kendime güvenim yok. Böyle zamanlarda ben Adana'ya Ethem Aydın'ı ziyarete gider, kendine güvenen bir insan olarak sanat evinden ayrılırdım. Peki şimdi ben ne yapacağım, kimden o güzel sözleri duyup yoluma devam edeceğim? Onaltı yıl önce bana "Sen hem anne, hem baba olamazsın. Çünkü sen sadece annesin, baba olmak için çabalama" demiştin. Bu sözünü hiç unutmadım ve yaşadığım sürece de unutmayacağım. Hastayı, hastalığı hiç sevmezdin. Yalnızca bu yönden teselli buluyorum ama ne acelen vardı uçar gibi gittin?
     Dostların sensiz ne yapacaklar, hiç düşündün mü?
    Ethem Aydın'ı yanılmıyorsam 1985 yılında tanımıştım. O yıl Adana'da Kurtuluş Mahallesinde İş Bankası Lojmanında oturuyordum. Oğlum her çocuk gibi, evdeki bazı kağıtlara bir şeyler çiziyor, daha doğrusu karalıyordu. Ben de her anne gibi çocuğumun yetenekli olabileceğini düşünüp, aynı sokakta bulunan Aydın Sanat Evi'ne gitmeye karar verdim. Aslında sanat evini daha önceden görmüş, hafta sonları önünden geçerken içeride resim yapan gençleri ve ak saçlı, gözlüklü, ciddi ama aynı zamanda insana sempatik gelen öğretmenlerini uzaktan tanımıştım. Belki  de yakından tanımak istiyordum. Çocuğumun yaptığı resimleri alarak (bahane ederek de olabilir) ve de cesaretimi toplayarak bir hafta sonu kapıdan içeriye girdim. Sanat evi boştu, Ethem Aydın kitap okuyordu. Beni görünce hafifce gülümsedi, cesaretim kırılmak üzereydi. Niçin geldiğimi aceleyle anlattım, resimleri gösterdim. Onun ne dediğini tam olarak hatırlamıyorum ama ders aldırmak istediğimi ve aylık ders ücretinin ne kadar olduğunu sordum. Yirmibeş bin lira deyince bu beni aşar düşüncesiyle oradan ayrıldım. Birkaç gün sonra işyerimden beni arayarak ders konusunu tekrar görüşebileceğini söyledi. Ama ben bu şartlarda ders aldırmamın mümkün olamayacağını söyleyerek, görüşmeye gitmedim. Yaklaşık bir buçuk yıl sonra (toplu sözleşme yapılmış, maaşım biraz yükselmiş) Aydın Sanat Evine yeniden gittim. Kapıdan aylık ders ücretinin ne kadar olduğunu sordum. O, çocuk gibi bir gülümseyişle beni içeri davet etti, kahve pişirdi ve yirmi beş bin lira dedi. Ücretin artmadığına çok sevinmiştim, hem kızıma, hem oğluma ders aldırabilirdim artık. Sanırım O bilge insan, beni anımsamıştı ve dostluğumuzun temellerini o gün atmıştı. Ethem Aydın'ı tanıyanlar, ders ücretinin bir buçuk yıl sonra bile neden aynı olduğunu gayet iyi bilirler sanırım.
    1989 yılında, servis şefi olduğum İş Bankasında yükselmek için ikinci müdürlük sınavına girmem gerekiyordu. Ama ben sınava girmeye, daha doğrusu kolay yol olan yerleşik düzenimi bozmaya cesaret edemiyordum. Sınav tarihi yaklaştığı günlerde yine Aydın Sanat Evinde bunları konuşuyorduk. Çocuklarımı, evimi bırakıp gitmek istemiyordum, kararlıydım (gitmek zorunluydu, çünkü Adana'da kadro yoktu). Sevgili Ethem öğretmen kahvemizi pişirdi, her zaman olduğu gibi masanın üzerindeki boş bardaklara cezveden ahenkli bir şekilde doldurdu, kendisi vazgeçemediği Samsun sigarasını yakmadan önce, hanım arkadaşlarına ikram edilmek üzere masanın çekmecesinde duran özel sigaradan ikram etti. Sınava girmem gerektiğini ama bunun nedenini kendisinin söylemeyeceğine, buna benim karar vermemim doğru olacağını söyledi. Sanat evinden ayrılırken de okumam için bir kitap verdi. Kitabın adı "MARTI" idi. O kıvrak zekasıyla olayı çözmüştü. Martı'dan çok etkilenmiştim, sınava girdim, iyi bir derece ile kazanıp Ekim ayında kendimi İstanbul'da seminerde, Kasımda da Bandırma'da görevimin başında buldum (o zamandan beri beni birileri ile tanıştırırken, İş Bankası Müdürü diye tanıştırırdı ve çok gurur duyardı, bunu hissederdim). Ben de Martı Jonathan gibi kanatlanmış, çocuklarımı, evimi, çok önem verdiğim düzenimi bozarak yaklaşık onbir ay sürecek bir serüvene atılmıştım. Yaşamımın hemen hemen en güzel onbir ayını geçirdim Bandırma'da, Ethem Aydın'ın olaya bilgece yaklaşımı sayesinde. Bu kesinlikle benim başarım değildi, sıska, korkak bir kadını düştüğü çıkmazdan kurtarmayı bilen Ethem Aydın'ın başarısıydı.
    Sanırım 1990 yılının Temmuzuydu. Bandırma 'da bankada yoğun bir iş gününde, başımı kaldırınca Ethem Aydın'la gözgöze geldik. Çok şaşırmış, heyecanlanmıştım, Ethem Aydın Bandırma 'daydı. Sessizce gelmişti, "Mesai saati ben seni oyalamayayım, çıkışta falanca yerde buluşalım" deyip geldiği gibi sessizce aniden geldiği gibi gitti. Hiç unutmuyorum, akşam yemeğinde İnegöl köfte yedik, sohbet ettik. Yolculuğunun nedeni, eline hiç beklemediği bir paranın geçmesiymiş. O da bunu değerlendirip gemiyle Karadeniz seyahatine çıkmış ve dönüşte Bandırma'ya Balköse'yi görmeye gelmiş. Yemek sonrası daha ben "nerede kalıyorsunuz, yarın görüşür müyüz" diyemeden, o yola koyulmuştu bile.
    1990 yılında Eylül ayında Mersin şubesine atanmış, Adana'dan Mersin'e taşınmıştım. Ethem Aydın, Mersin'e beni ziyarete geldiğinde elinde küçük bir armağan vardı. Bana Bandırma'yı getirmişti bir suluboya tablosunda... Kısa süre yaşamış da olsam, çok sevdiğim bir yeri ölümsüzleştirmişti.
    Ethem Aydın'a...: Emekli olduktan sonra bana aldığın mavi, şirin daktilo ile yazıyorum bunları. Seni kaybetmeden önce mektup yazsaydım, belki şimdi suçluluk duymuyor olacaktım. Suçluluk duyuyorum, çünkü senin bana gösterdiğin ilginin, sevginin yüzde birini bile ben sana gösteremedim. Bu kadar zor muydu senin deyişinle "BİR ALO" demek? Hep ben bir dosta ihtiyaç duyduğumda sana geldim, bir gün bile bir dosta ihtiyacın var mı diye sormadım. Bencil olduğumu anlamam için illa ki seni kaybetmem mi gerekiyordu? Yine da bana hoşgörülü yaklaşacağını biliyorum. Seni çok seviyorum.
    Belki bir gün, bir yerde...
Leyla Balköse

Aslı Bahçecioğlu yazıyor:
    Böylesine bir metin o kadar zorki.....
    Adım Aslı Bahçecioğlu. 1995-96 senesinde Adana 'ya Çukurova Üniversitesi Resim bölümünü kazanmamla gelmiş oldum. Bir dostu anlatmak, her şeyi anlatmak, ama anlatamamak gibi. Ethem Aydın'la Burhan Kılıç sayesinde tanıştım. Ev arkadaşım Hatice'yle bir akşam sürpriz yapan Burhan, bu dostluğun kurucusu olmuştu. Gerçektende sürprizdi. Karşılıklı iletişimin, sevginin, saygının, en güzel örneğiydi Ethem Aydın...
    Tanıma evresi çekingen ama sıcaktı. Duvarda resimler, kitaplık, boyaları, masasının üzerinde üst üste duran kitaplar. Bir dünyaydı burası Adana'dan ayrı.
    Dudağından düşmeyen Samsun sigarası, yılların birikimi kolleksiyonu.. Ethem Aydın....
    Bu tanışmadan sonrası, Burhan olmadan büyük bir heyecanla devam etti. Her zaman farklı konular bulunurdu soframızda. Bilgece esprileri renk katardı. Masasında yemek, kahve sohbetleri eşsizdi. adı damağımda hala... Meyvanın, yemişlerin en lezzetlisi o atölyede, o dünyada bulunurdu.
    Öğretmen olduğu ilk yılları, öğrencileri çok şey sığdırmış bir çınardı. Meraklı gözler kulaklar Ethem Aydın'ı dinlerdi. Müdürü olduğu sorunlu bir okul olduğunu anlatmıştı Ethem Hoca, beni etkileyen bir yaşamdan kesitti. Öğrenciler okula sürekli zarar verip duruyordu dedi Ethem hoca. Her yer çöp içinde, tuvaletler kirli. Zorla güzellik olmaz ya, kaba kuvvetle bu halledilmeyecek demiş Ethem hoca. Bu öğrencilere görev vermenin iyi olacağını, çözüm olacağı fikrini eyleme geçirmiş. Gerçekten de bu sorunlu öğrenciler birer, müdür, hizmetli olarak okulun her türlü problemiyle bizzat ilgilenmişler. Okul temizlenmiş. Düşünce yerinde hedeflere varmış.
    Fikirleri gerçekten açık ve akılcı, bir öğretmen, her şeyden önce çevresine ışık tutan bir insan Ethem Aydın.
    Hakkını asla ödeyemem.
    Hep benimle olacak Ethem Aydın. İnançları... düşünceleri..
    Büyük kaybımızı paylaşıyorum.
Aslı Bahçecioğlu

Dr. Yusuf Erkişi yazıyor:
BİR İNSAN BİR DÜNYA     (Ethem Aydın için)
Galerisinde
Dünya yeniden kurulur
Işıklardan ve renklerden
Ruhlar yol bulur
Sonsuzluğu arayan aydınlık yaşamı
Değildir orada evren bir anlık
Yaşam bir gizem
Zaman billurlaşır, durulur
Dr. Yusuf Erkişi

Dr. Yusuf Erkişi yazıyor:
ÖĞRETMENİM ETHEM AYDIN
Osmaniye ortaokulunda
1960'lı yılların tatlı sesi
Sıcak gülümsemesi   
Sevgili öğretmenim
Ethem Aydın
Çiçeklenirdi yüreğinde
İnsan sevgisi doğa ezgisi
O zaman ağaçlar büyürdü.
Yürürdü dallara sular
Yapraklar yeşerirdi
Güverirdi Osmaniye
Taş olmaktan çıkardı okul
Sınıflar renkli dünya
Ufuklar alabildiğine geniş

Karaçay ile Çona deresi coşardı
Dile gelirdi çınarlar
Titrerdi uzun kavaklar
Topraklar rengini alır
Yeşiller bin bir tona döner
Ağarırdı yaşam
Her şeyin bir rengi vardı
Herkesin bir anlamı
Gönül gözüyle bakardı
Renkler artar kokardı 
Gül ile nergis ile
Gönülden gönüle duygular
Su olur akardı

Kırlara çıkardık
Umutlara koşardık
O'nun gözü ile çoğalır
O'nun eli ile artardık
Şimdi gönlümde renkleri
İnce ince sevgi çiçekleri
Yıllar sonra Adana'da
Aydın Sanatevinde buldum onu
Bu kez Toros'lardı konu
Yaylalardı
Göçerlerdi
Görkemli Adana'yı
Gizemli Seyhan'ı
Onun gözüyle bir başka gördüm
Renklerin büyüsünden
Demetler ördüm
Döktüm resim kağıtlarına
Duygularımı renklerle

Bir kere duyumsadım
Dönüşü yoktu o yolculuğun
İnatla ve sabırla
Ulaştım güzelliklere

Öper gibi saygı ile elini
Şimdi bende kalan
Resimlerini öpüyorum
Dr.Yusuf Erkişi

Dr. Yusuf Erkişi yazıyor:

ETHEM AYDIN HOCAM'IN ANISINA...
Gün olur cihanı zaman değer
Sen zamanı resimledin
Bizler de seni gönlümüze
Ethem Aydın Hocam..
   
Unutulmaz rengisin yaşamın
Kolay değil anlatmak seni
Dağ çiçeği duruşunla
Bir turna kanadında çoğalttın özlemini

Yıllar önceydi çocuktum
Küçük şirin Osamaniye'mizde
Sınıfta ilkin sıcak bir ses duydum
Sendin gelen

Tualinde renklerin bin çeşit tonu
Torosları betimleyen ressam
Yakanda çiçek
Üstünde yayla yeşili gömlek   

Kalem derdin kale
Sözcüklerse emin
Bizleri yanında görünce
Yoktu senin gibisi sevinci gözlerinin

Yüzünün bir yeri yağmur
Bir yeri güneş
Etrafında öğrencilerin
Ve birden kamaşan sevinci gözlerinin

Bilmiyor durdurak
Yüreğimin trenleri
Bırakıp gidenleri
Ölüm yakın ölüm uzak
Dr.Yusuf Erkişi
Murat Aydın yazıyor:
Ethem Aydın'ın vefatının arkasından:
    Ben ve dostları Ethem Aydın'ın öldüğüne inanmıyor, sindiremiyoruz. Ölümü O'na yakıştıramıyoruz. Yokluğuna alışamadık.
O, çoğumuzdan gençti ve birçoğumuzdan daha fazla yaşam doluydu.  Bakın vefatından bir günce günlüğüne ne yazmış:
Tırrrr,tır,ça,ça çaa.
Saat beş.
Sağlık yürüyüşü zamanıdır.
Al horozumun anılarda kalmış; (üürüüüüüüiiig), eşek anırmaları inek öküz böğürmeleri, koyun kuzu melemeleri, minareden (namaz uykudan hayırlıdır duyurusu), yerini,sinir bozucu olsa bile; metalik araçlara bıraktı. Çalar saatlara (günaydın). Aslında,sabahın doğal ve kademeli, tüm canlılarla paylaşılan sesler, buyurgan olmayan hayvan sesleri, iyi bir ana gibi, bizleri, okşaya okşaya uyandırır. Güne daha bir güçle kavuşmamızı sağlardı. Ziller hep zaten buyurgandır. İnsan buyrulmağı pek sevmiyor.Minarelerde türkçe ezan yaşama ruhsal bir güç katıyor.
Yolcu yolunda, emekçi işinde gerek!...
Sağlıklı yaşam koşusu veya yürüyüşü başlıyor.
Hava serince, sıkı giyinmek gerek. Bisiklet benim bastonum, iyi anlaşıyoruz. Yollar bana uzun, ona kısa geliyor. Zaman zaman kol kola, çamlar altında yürür temiz sabah havasını duyumsarız.
Trafik yok denecek kadar az, başlangıçta yadırganan loşluk, değinlik yavaş yavaş, ara sokaklardan çıkan guruplarla görsel bir cıvıltıya dönüşüyor. Rengarenk, çöpçüler, çöp toplayanlar, ev köpekleri, sokak köpekleri.
Yollar, ağaçlar, gölgeler, gölgelerin belleklerde oluşturduğu, imgeler simgeler gizemine günaydın...
Uzaklardan, geceler günler boyu hoplaya zıplaya gelen Seyhan nehri homurtulu akıyor. Yosun kokusuna, balıklara günaydın.
Sularda yıkanan, kavaklara, yeni güne günaydın.
Eski baraj yolunda; Adanalım gibi oylumlu, ağır başlı süzgün bakışlı, gövdesi ebru nakışlı, elleri kınalı,  gölgesi büyük okalüptüs ağaçlarına (günaydın).
Umara, geceden olta atmış, balıkçıya (rasgele) günaydın
Yeni baraj çavlağına, sisler içinde henüz uyuyan Adana 'ya bulutlara günaydın, eski baraj, yeni baraj, ormanlığa günaydın.
Gidilen yollardan geri dönülür. Aydın sanat evine, günaydın .
Kitaplıkta yer bulamamış sözlükler, tekrar yazılması gerekli mektuplar. Son gittikleri yerlerde yeni iticileri bekleyenlere günaydın.
Şövalyeler, dik çalımlı, binicisini bekleyen hırçın atlar gibi aleste, duvarlara dayalı poşetler üzerinde bilmem hangi şahaserin 
(Ethem aydın 26Kasım2002)
Murat Aydın (oğlu)
Yeni Adana Gazetesi, 17.Aralık.2002, Sa:6



Murat Aydın yazıyor:
SİVRİSİNEKLER'e açık mektup:
    Bir düşünce ve sanat ustası ola Ethem Aydın'ı Adana belediyesinin ölüm tuzaklarından birisinde kaybetmemizin 3.üncü ayı doldu.
    Yaşam sevinci ile doluydu.. dopdoluydu... başkalarına da aşılardı. Sabah sporundan dönerken yanlış dizayn edilmiş bir tretuvar geçidinde elim bir trafik kazası sonucu vefat etti.
    Kazayı yapan sürücüyü, olay yerine belki daha erken gelebilecek ambülansı, belki daha erken müdahale edebilecek doktoru affedebiliyorum.
    Ama ölüm tuzağı halinde dizayn edilmiş tretuvar geçidinin mimarı olan Adana Belediyesini affetmiyorum.
    Bütün çığlıklara kulağını inat ve ısrarla tıkayan yetkilileri Ethem Aydın'ın vefatından sorumlu tutuyorum.
    Sanki her şeyi önceden biliyormuşcasına Ethem Aydın'ın Hayattayken yazdığı bir tespiti okusun yetkililer:
SİVRİSİNEK VE YAZARLAR, ÇİZERLER.
Akşamdan sabaha, gazeteler ülke çaplı ve dünya genelinde haberlerle dolar taşar. Eğrisi, doğrusu, taraflısı, tarafsızı. Göz nuru alın teri. Görünüşte kurulu düzen, hep duyarsız, bildiğini okumaya devam eder. Acaba bu kadar emekle, incelemelerle, yazmanın anlamı ne ola.!
Yetke sahipleri acaba uyanırlar, yanlıştan dönerler mi?
Sivri sinek kan emer, bazı kalın, bazı ince kemanıyla, bütün gece kulağımda öter durur.
Kan emecekse, uyuyanın kulağında bütün gece ötmesi neye?
Sivri sinek, kandaki besine ancak uyanıkken ulaşabilir. (Ethem Aydın)
Kendisini rahmetle anıyorum.
Murat Aydın
Yeni Adana gazetesi, 27.03.2003


Murat Aydın yazıyor:
Ethem Aydın'ın vefatının düşündürdükleri1:
    Ethem Aydın ilerlemiş yaşı sebebiyle değil, düzensiz yapılaşan (daha doğrusu bir türlü yapılaşamayan) bozuk belediye hizmetleri sebebiyle vefat etti. Ben böyle inanıyorum. Adana'daki kötü tasarlanmış tretuvar geçitleri başka canlar almasın diye bu yazımı kamuoyuna sunuyorum.
    Biliyorum.... bu yazdıklarımı hiç kimse değerlendirmeyecek... hiçbir yetkili makamındaki örümcek ağlarını bozmayacak, belki hiç kimse okumayacak bile... Olsun... ben yazacağım:
    Köşe başları, kavşaklar trafiğin yoğunlaştığı kaza ihtimalinin arttığı noktalardır. Zaten bu sebeple trafik kanununun bilmem kaçıncı maddesi "kavşağa 10 metre kalageçe karşıdan karşıya geçilmez!" emreder. Yani yaya geçitleri kavşaklardan 10 metre önce ve sonra olmalıdır.
    Adana'daki tretuvarların üzerinde yayaların karşıdan karşıya geçmeleri için Belediye tarafından hazırlanmış geçitler vardır. Bu geçitler yayaları tam o noktadan karşıdan karşıya geçmeye zorlar.
    Hiç dikkat ettiniz mi bu geçitlerden geçerseniz doğrudan doğruya araç karmaşasının en yoğun olduğu cadde sokak başlarına kavşaklara varırsınız. Yani Belediye öyle bir tretuvar geçidi hazırlamışki yaya yürüyen insanı alıyor ve doğruca kavşaklardaki yoğun trafik karmaşasının ortasına bırakıyor.
    Adana'nın büyük caddelerinde, tretuvar boydan boya demir parmaklıklar ile örülüdür. Karşıdan karşıya geçmek isteyen insanlar, tretuvar üzerinde belirli aralıklar ile bırakılmış boşluklardan istifade ederek karşıdan karşıya geçerler. Yolda yürürken karşıya geçmek isteyen yayalar caddenin ortasına vardıktan sonra bu noktanın aslında trafik açısından sakıncalı olduğunu fark ederler. Ama geriye dönmek bir başka risk olduğu için karşıdan karşıya geçmeye devam ederler. Caddenin ikinci yarısında, bu tretuvar geçitlerinin kendisini canlı bir trafik karmaşasının bulunduğu köşe başı veya kavşağa sürüklediğini fark eder ama iş işten geçmiştir. Yapabildiği kadar kıvrak hareketlerle veya şöforlerin toleransı ile sağsalim karşı kaldırıma varır. İşte bu andan sonra nasıl bir tehlike atlattığını unutur... gider...
    Ethem Aydın böyle bir tretuvar geçidinde vefat etti. Belediyemizin yetkili organlarına sitem ile duyururum.
Murat Aydın (oğlu)
Yeni Adana Gazetesi, 18.Aralık.2002, Sa:2


Murat Aydın yazıyor:
Ethem Aydın'ın vefatının düşündürdükleri2:
Adana Belediyesi Azrailin sponsorluğunu yapıyor.!
    Bir sanat ve düşünce ustasını, Adana'nın kusurlu tretuvar geçidine kaybettik. Çünkü Adana 'daki neredeyse bütün tretuvar geçitler Trafik kanunlarına  yasalarına aykırıdır. Kavşaklardaki ada ve tretuvardaki geçitlerini kullanabilmek için bir yıl hazırlık okumak gerekir. Kavşaklardaki ada'lar caddelerin eninden geniştir, araçlar birbirine sürtünmeden zorlukla geçerler. Tretuvar geçitleri karşıdan karşıya geçen yayayı trafik açısından çok tehlikeli bir noktaya geçirir.
    İtiraf ediyorum: Tretuvar geçitlerinde babamı kaybetmeden önce bu yazımı okuyan sizler kadar konuya ilgisizdim. Banane diyordum. Birisinin talimat vermesini bekliyor bu kusurlu belediye hizmetine kayıtsız kalıyordum.
Belediye yetkilisine açık sorumdur: Şehirimizdeki tretuvar geçidi ve kavşak adalarının azrailin pusuya yattığı yerler olduğunu farketmeniz için bir baba mı kaybetmeniz gerekiyor?
    Halbuki sayenizde kaybettiğimiz babam sizin için günlüğüne 8Aralık2001 tarihinde şunları yazmıştı:
TÜRKİYEMİZDE BİSİKLET YOLLARI
Bisiklet şehir içi ulaşımda büyük bir gereksinimdir.
Petrol kullanmaz, doğayı kirletmez, sağlık için ideal bir spordur. Kazası yok gibidir.
Gün geçtikçe şehiriçi yollar sırat köprüsü gibitrafik canavarlarının insafına terk edilmiş. Sade vatandaşlar, çocuklar, sakatlar, yaşlılar, bu curcunada telaşla koşuşturmada, ara sokaklar iki taraflı araçlarla tutulmuş. Sokaklarımız apartumanların çöplüğü. Yaşadığımız ülkenin insanları sanki dışlamış gibi sokağa çıkmaktan bezmiş. Yetke sahiplerinden umar bekliyor.!
Geçenlerde Adana'da sayın valimizin katkılarıyla Dr. Yusuf Erkişi'nin göz nuru ve emeğiyle kuşe kağıda basılmış, büyükçe bir kitap gördüm. Gurur duydum. Sevinç gözyaşları döktüm.
Bu yapıtın fotoğraflarını sabah yürüyüşlerinde, bisikletle ulaşabildiğim kadarını gördüm. Keşke Aytaç Durağın başlattığı bu yollar tamam olsa da bütün Adanalılar gelip görseler. İsimsiz kahramanlarımıza eleştiriler yanında övgülerini de sunabilseler. !
Dr. Yusuf Ekişi'nin yapıtının adını en koyuyorum: "Aytaç Durağın yarattığı Adana"              Ethem Aydın, 8Aralık2001.
Murat Aydın (oğlu)
Yeni Adana Gazetesi, 19.Aralık.2002, Sa:2

Murat Aydın yazıyor:
    Babam,
    Biliyorum geri dönmeyeceksin.... bilirim, inat ettinmi bir daha çıktığın yoldan dönmezsin. Ama olsun... ben yine de terliklerini yatağının altına koydum. Söz veriyorum bir daha terliklerini ıslatmayacağım.
    Odanda, tavandaki, her yaktığında pırpır eden kekeme floresan var ya ? işte onu değiştirdim. Okumak için duvara yasladığın yastık duruyor. Başucundaki lambanın ampulu de artık tutukluk yapmayacak, konuştum kendisiyle. Ama şimdilik sivrisinekler tatilde diye cibinliğini kaldırdım.
    Aydın sanat evi hala sen kokuyorsun. Orayı dağıtmadım. Gücüm yettiğince kanatlarımın altında tutacağım. Suavi bey isminde bir resim öğretmeni vardı ya... hatırladın mı? Hani sen öğretmenler gününde kendisine bir hediye almış, güzel ve yakışıklı bir ambalaj yaptırmıştın ve paketin üzerine kendi el yazınla şöyle yazmıştın: "Duyarlı öğretmen Suavi Numanoğlu'na, öğretmenler günü armağanı, çam sakızı, çoban armağanı" . Hah.. Aydın Sanat evini işte o Suavi beyin ellerine teslim ettim. Senin deyiminle tam bir gönül adamı. Sen kime gönül adamı dediysen mutlaka erdem sahibi insanlar oluyor. Nasıl oluyorda böyle güzel insanları uzaktan tek bakışta anlayabiliyorsun hala çözebilmiş değilim. Senden öğreneceğim ne çok şey varmış meğer..
Aydın Sanat evine uğruyorum aradabir. Ama içeri giremiyorum baba.
    Aylar geçti ama hala içeri girerken kapıyı fazla açtığımda sanki kapının kanadı, kapının arkasındaki bisikletinin arka tekerine çarpacak gibi geliyor.. Bu sebeple kapının kanadını her zamanki gibi az açıyorum...
    Seni göremiyorum, ama sanki arka tarafta sakal tıraşı oluyormuşsun da birazdan çıkacakmışsın gibi hissediyorum... sanki her zamanki gibi oradan bana "hello" diye seslenecekmişsin gibi oluyorum.
    Her fırsatta masandaki çiçekleri tazeliyorum. Her zaman buna fırsatım olamayabiliyor, ama bunu bazen dostlarımız yapıyor. Baba, bir şey fark ettim: o çiçekler sen varken daha uzun süre dayanıyorlardı sanki? Onlara sevgi gösterdiğini biliyordum ama senin sevginin bir çiçeğin ömrünü uzatabildiğini henüz tespit ettim. Bu aralar yasemin bulamıyorum, adını bilmediğim şu mavimsi çiçekler senin babacığım.
    Masandaki radyonun pili bitmişti. Yahu o kadar söyledim, artık şu doldurulup defalarca kullanılan kalem pillerden kullan dedim.. bak yine kullanılıp atılan pillerden takmıştın radyona. Neyse ben değiştirdim. Kullanmadığın için artık pilleri bitmiyor. Ama olsun... ben yine arada sırada kontrol edip biterse değiştiriyorum. Sen merak etme.
    Hani şövalyende duran tablo vardı ya? Hani ben sormuştum bu nedir demiştim, sen bana neye benziyor demiştin. Sonra denizaltı olduğunu öğrendiğim tablo vardı ya? İşte o tablonu evimin duvarına astım baba. Gerçi sana sormadım ama eminim izin verirdin?
    Çöp toplayan yoksul çocuklardan aldığın müzikli bir kutu vardı. Didem o kutuyu tamir etti. Artık kapağını açınca bir müzik sesi duyuluyor. Narin bir tınısı varmış.
    Ha bu arada unutmadan söyliyim.. Hani o senin tablo haline getirip yaptığın yapboz var ya? İşte o oyuncağın iki parçasını kaybettim. Biliyorum hoşuna gitmedi ama inanki arıyorumarıyorum nereye düşürdüğümü bulamıyorum. Bulurum merak etme. Benim gibi dikkat fukarasına emanet etmeyecektin.... Hatırlar mısın elektrik sobanın vidalarını da el çabukluğuyla kaybetmiştim de sen bana boş ver zaten fabrikası fazla vida koyuyor diyerek beni teselli etmeye çalışmıştın. O soba hala iş yapıyor. Arada bir bozulduğu oldu ama icabına baktım. Ne de olsa senin oğlunum.
    Masadaki saatin durmuştu. İkide bir durur ya hani. İşte yine yaptı yapacağını. Kurmadım. Yeniden çalışacak biliyorum.
Bu aralar bir sorunum var...
    Dostlar seni soruyor. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Aylar geçti ama aramızdan ayrıldığını hala içime sindiremedim. Babam benimle birlikte diyorum. Zaten senin hemen yanında kendime bir yer aldım. Sen şimdi eminim oralara bizlerin şimdilik fark edemediği bir güzellik götürmüş olmalısın... hep yaparsın bunu zaten. Gittiğin yerde mutlaka uzun veya kısa vadeli bir güzellik yeşerir. Yanına geleceğim baba. Sana söz veriyorum.
    Seni seviyorum, seninle onur duyuyorum, oğlun olmaktan gurur duyuyorum. Hep derdin ya: sen benim devamımsın diye, Allah'ın izniyle hiçbir başlattığını yarım koymayacağım. Huzur içinde uyu babam.
Murat Aydın, 27Mayıs2003

Haluk Kaya yazıyor:
    Rahmetli Ethem Aydın benim müdür muavinim ve resim öğretmenimdi.
    Osmaniye Merkez Ortaokulunun 966 yılının en sayılan hocasıydı. O zaman, aynı zamanda bizler ailece dosttuk.
Bir gün, rahmetli Ethem Aydın, oğlum zayıf olan derslerini ve hocalarının isimlerini yaz getirde, şu okuldan seni mezun edelim dedi. Bende karşımdakini bir müdür muavini, bir öğretmen olarak değilde, bir amca, bir baba olarak gördüğüm için, gayet laubali davranıp, yazdığım listeyi vermek üzere müdür muavini odasına girdim. Orda hemen hemen tüm idareciler vardı, veya çok kalabalıktı.
    Ceketimin cebine elimi sokup, liste sandığım kağıdı rahmetliye uzattım.  Şöyle önce bir kağıda, sonra bana baktı ve oğlum ben senden öğretmenlerinin adlarını, zayıf derslerini belirten listeyi istedim, dedi. Bende tamam işte, liste bu dedim, karşılıklı ısrar neticesi, kapatın lan kapıyı dedi ve kapıyı kapattılar.
    Liste diye verdiğim, ama kız arkadaşıma yazdığım mektubu sonuna kadar okudu ve şimdi gidebilirsin, dedi....
Haluk Kaya,  08Temmuz2003

Kudret Sönmez yazıyor:
SENİ HER ZAMAN SEVECEĞİM, HOCAM
    Her sabah erkenden spor niteliğinde bisiklet gezileri yapardı, rahmetli Ethem Hoca... Bu O'nun uzun yıllar aramızda kalmasını sağladı; hem de aramızdan aldı.
    O'nunla dostluğumuz geç başladı, yoğun oldu, erken bitti: Bizlere manevi anlamda verebileceği daha çok şeyi vardı.
    Güzel insandı, ressamdı, hocaydı... Bir sıfatı daha hak etmişti: FİLOZOFDU.
    Kazadan bir gün önce görüşmüştük onunla son kez. "Her sabah bisikletle gezerim" demişti... "Önce bir kaşık bal alır, sonra yola çıkarım. Balın bir parçası çeneme damlamış, haberim yok. Bindim bisikletime gidiyorum. Bir de baktım bir gurup arı peşime takılmış. Zor kurtuldum. Arılar koku alır, bunu unutma!"
    Ve son sözü "Seni Seviyorum, Kudret!" oldu.
    Bu sözü çok kolay söylerdi, Hocam. Biz söyleyemedik, yeterince...
SENİ HER ZAMAN SEVECEĞİM, HOCAM.
NUR İÇİNDE YAT! 
Kudret Sönmez
KanalA televizyonu, 24Eylül2003


HAKKINDA ÖNCEDEN YAZILMIŞ YAZILAR
Mekin Nadirler yazdı:
    Çukurova'lı sanatçılar.
    Ressam Ethem Aydın "Halkımız sanata ve güzele karşı ilgisiz değildir" der.
Çukurova'nın yetiştirdiği bir çok sanatçı var. Sinema sanatçısı, heykeltıraş, fotoğraf sanatçısı, ressam. Bunlardan bir tanesi de uzun yıllar Adana'da resim öğretmenliği yapmış olan ressam Ethem Aydın.
    Kendisini sanata adamış olan Aydın, uzun yıllar öğrenci yetiştirmiştir, daha sonra da bir resim galerisi açmış. Bugüne kadar bir tanesi İtalya'nın Gomo kentinde olmak üzere  Türkiye'nin değişik yerlerinde 12 kişisel resim sergisi açan ressam Aydın'ın sanat anlayışı daha ziyade doğayı deforme etmeden özden uzaklaşmadan, doğadan yansıyan binlerce ışıltıdan esinlenerek impresyonist bir anlayışla resim yapmasıdır.
    Kendisine resimlerinizi nasıl yapıyorsunuz diye sorduğumuzda Aydın bize şu cevabı verdi: "Ben bir sanatçı olarak tabiatı görüp direkt olarak tuvale aktarmam. Tabiatta gördüklerime duygu ve düşüncelerimi de katarak çalışırım. Bu nedenle ortaya koyduğum eserler daha özlü olmaktadır. Sanatçı, gördüklerini, düşünceleri ile karşılaştırdığında ortaya çıkan eser tam anlamıyla özü taşımaktadır."
    Renkleri bir savaş elemanı değilde huzur, sükun ve mutluluk adına harekete geçiren sanatçının bölgedeki sanat faaliyetleri ile ilgili düşünceleri de şöyle: "Halkımız sanata ve güzele karşı ilgisiz değildir. Eğer biz sanatçı olarak ortaya özgün bir şey koyarsak, bu eser muhakkak değerlenir. Son yıllarda bölgemizde açılan sergileri izleyenler çoğunlukta. Eskiden bu böyle değildi. Zamanla halkımız sanatın ne olduğunu anlıyor. Resim sanatı taktim olayıdır. Resim değerlendirme olayını meydana getirmek gereklidir. Bölgemizde sanatsal faaliyetlerin toparlanması gerekmektedir. Bir dernek, bir kuruluş ve buna benzer kurumlar tarafından bu görev üstlenmelidir. Şimdilik bölgemizde ekolize edilmiş bir düzen yoktur. Bölgemiz sanatının gelişmesi için bu düzeni en kısa zamanda ortaya koymak gerekir."
Mekin Nadirler
Güney Haber, 29Nisan1984


Ahmet Yahşi yazdı:
YAŞAM BOYU ÖĞRETMENLİK
    Yılların eğitimcisi ressam Ethem Aydın'a gelen mektup 45 yıl öncesinin anılarını yaşattı.
    Yılların eğitimcisi emekli öğretmen ressam Ethem Aydın'a öğretmenler gününde 45 yıl öncesi anılarını üzerinde taşıyan bir mektup gelir. Tüm öğrencileri ve öğretmenleri kapsayan geniş kavramlı bu mektup Aydın'a öğrencisi Galip Oğuz'dan gelir. Oğuz'un mektubunu birlikte okuyalım:
"Erdem anlayışının seçkin temsilcisine saygılarımla.. Değerli öğretmenim, bana, mektubunuz aracılığı ile dostluğu, insan ustası olmanın incelik ve güzelliğini yaşatıp yeniden bir daha öğrettiniz. Dünden bugüne zamanın acımasız ve silici kasırgasına rağmen kırkbeş yıllık süreyi bir perspektif içinde, eğitimci kişiliğinizin özgün örneklerini; bir bir gördüm, eh biraz da duygulandım. Duygulandım ama, yaşam boyu öğretmenlik kavramına da ulaştım. Sevgi dolu uyarılarınıza teşekkür ederim. Beni önemli bir sorumlulukla karşı karşıya getirdiniz. Fırsat bulursam bir görev bilinci anlayışıyla hareket edeceğim. Yüceliklerle dolu, iyi insaniyi vatandaş simgesini, kişiliğinin vazgeçilmez ölçüsü haline getiren öğretmenimin Öğretmenler gününü en iyi dileklerimle kutlarım."
Kırkbeş yıl ötesinden gelen duyguların birikimini aktaran Galip Oğuz, Yaşam Boyu Öğretmenlik bilincini emekli öğretmen Ethem Aydın'dan aldığını açık yüreklilikle kağıda döküyor.
Bir öğretmenler gününü geride bıraktık. Her öğretmen üzerinde değişik duyguların harekete geçmesine neden oldu. Toplumu meydana getiren bireylerin de öğretmenler gününde duygulandığını görürüz. Bunlar duygularını değişik hareketlerle dışa vururlar. Hepimizin öğretmeni olması, bir öğretmenimizin üzerinde bıraktığı olumlu izler, harekete geçmemize yeter. Öğretmenler günü bu genişleyen çember içinde kutlanır.
Ahmet Yahşi
Yeni Adana Gazetesi, 29Kasım 19??
Fikri Sağlar yazdı:
SAYIN ETHEM AYDIN
    Fotoğraflarını görme şansına ulaştığım değerli eserlerinizden dolayı sizi ve emeği geçen arkadaşları kutlamak isterim. Bu eser sanatçımızın üzerinde yaşadığı kültürü ve ondan aldığı birikimi, bir sanat eseri olarak halkına yansıtmasının ifadesidir. Sanatçımızın, Anadolu'da oluşan yüzyılların kültür ve sanat birikiminden aldığı esinle çağdaş mekanlar yaratma duyarlılığını yansıtıyor.
Sayın Aydın çalışmanızı çok beğendiğimi ifade etmek istiyorum.Bu anıt rölyefde Anadolu'nun, motif zenginliğini, sembol ve figürlerle oluşturduğu sanat dilini görüyorum. Eser, izleyicisine hem klasik uygarlıkların, hem ÖnAsya uygarlıklarının , hem de Türkİslam uygarlıklarının tanıdıkbildik sanat yapılarını çağrıştırıyor.
    Anadolu'da yaşayan çevresini izleyen her insanın kolayca algılayabileceği, ona hiç yabancı olmayan bir bireşimi sunuyor. Bunu halk açısından, sanatın halk yaşamına girmesine bir katkı olarak , sanatçı açısından ise, yaşadığı mekanları, özgün kültür senteziyle güzelleştirme duyarlılığı olarak değerlendiriyorum. Sanatsal kültürün halk kitlelerince benimsenmesi, giderek toplumun ifadesinde, tanımında belirleyici olmasında en önemli yol şüphesiz siz sanatçılarındır. Bizler de sanatçıya destek konusunda üzerimize düşen sorumluluğun bilincindeyiz.
    Ülkemizi, dünya uygarlıkları arasında kültürüyle ve sanatıyla tanınan bir ülke haline getirmek istiyoruz. Bunu, sanatçı ve politikacılarımızın çabalarıyla, tüm halkımızın desteğini kazanarak yapmak zorundayız. Bu ülkede sanatsal kültürün yerleşmesi için özgür, yaratıcı kuşaklar yetişmelidir. Bunun önünü açmak için siz sanatçılarımıza desteği ve teşviki sürdüreceğiz. Çalışmalarınızda başarılar dileğiyle teşekkürlerimi sunuyorum.
Fikri Sağlar
Kültür bakanı

Mehmet Yılmaz yazdı:
    Bir ressamı, tuvali önünde çalışırken ilk kez Mut'da görmüştüm. Bir yaz günü, Hüseyin Gezer'in Karacaoğlan heykelinin ilk mekanı olan o ulu çınarların serin ve koruyucu gölgesinde, sehpasının başında, yönü Mağaras dağı'na dönmüş resim yapıyordu.Bir yandan, ressamın boyasını tuvale nasıl koyduğuna bakıyor, diğer yandan da önümdeki turistin ayakkabısını boyuyordum. İkimiz de boyacıydık(!); ama ben O'nun gibi olmayı geçirmiştim içimden. Yıllar sonra, 1970 lerin sonuna doğru, bir ressamın resimlerimi gördüğünü ve benimle tanışmak istediğini söyledi, birileri. Adana'dan Mut'a geldiği günlerin birinde tanıştık. Yıllar önce gördüğüm o ressamın ta kendisiydi karşımdaki: Adı, Ethem Aydın'mış. Hem işlik hem galeri olarak kullandığı bir mekanı (özel tapınağı!) varmış Adana'da. Dört saat yolculuktan sonra soluğu orada aldık. Sanki eskiden beri tanışıyor gibiydik. Toprak çeker derler ya, sanırım hem buydu kaynaşmamızın nedeni hem de oratk ilgi alanımız.
    Ethem Aydın, Adana Öğretmen Okulu'ndan sonra ailesinden habersiz Gazi Eğitim Enstitüsü Resimİş bölümü sınavlarına başvurmuş (1941). Hiç unutamadığı o ilginç sınavdan söz ederken sanki yeniden yaşıyordu o anı:
"Sınava geç kalmıştım. Ben geldiğimde herkes çoktan bir şeyler yapmaya başlamıştı bile. Oturacak bir sandelye falan bulamadığım için yere bağdaş kurdum ve istenen şeyi yapmaya başladım. Suluboya ile renklendirmemiz isteniyordu. Özene bezene yapıyordumki, tam o sıra, aksi gibi, hafiften bir yağmur çiselemeye başladı. Bu yağmur yağacak başka zaman bulamadı mı? Yağmur damlalarının etkisiyle boyalar çözülüp birbirine karışıyordu. (Demek sınav açık havada yapılıyormuş) Resim berbat (!?) olduğu için, yeni birine başlayıp başlamama konusunda sınav sınav sorumlusundan fikir almak istediğimde, tamam, o resim bitmiş artık güzel dedi. Aradan zaman geçince anladımki, sınavı kazanmama doğa bir güzel yardım etmişti bana. O gün bu gündür hep dostum oldu doğa. Öğretmenlerimin yanısıra, ondan çok şeyler öğrendim. Ha unutmadan, sınav sorumlusu Refik Ekipman'dan başkası değilmiş. Onun yanı sıra, Malik Aksel ve Şinasi Barutçu da öğretmenim oldular. Çok değerli insanlardı hepsi."
    Ethem Aydın Gazi Eğitimi bitirdikten sonra Kars Lisesi'nde ilk görevini yaptı (1944), daha sonra İzmir Bornova 'da askerlik görevini yaptı. Bu sırada ağır bir sarılık geçirdi. Askerliği sırasında yabancı bir kordiplomat gemisinde Fransızca tercümanlık yaptı. Düziçi köy Entitüsü'ne tayin edildi, İvriz Köy Enstitüsü'ne tayinini istedi. Yine kendi tayin isteği ile Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi 'ne gelmiş. Burada, resim (yanı sıra, bazen de Fransızca) öğretmenliği yapmış; çok sayıda gence sanat sevgisi aşılamış. Bu sırada bir dersane ve saatçı dükkanı açma denemeleri yapmış ama tatminkar netice elde edememiş. 1960 ihtilali döneminde öğretmenliğe dönüş yapmış, önce Osmaniye sonra Adana Erkek Lisesi'ne tayin edilmiş.
    Memurluktan emekli olmuş ama sanattan asla. En son mekan tuttuğu Adana başta olmak üzere Güney yörelerinde bu aşkı halen sürdürüyor. Oralarda bir sanat ortamının yaratılmasındaki önemli katkıları asla yadsınamaz. Gerek Çukurova, gerekse Mersin üniversiteleri bünyesinde kurulan sanat bölümleri kadrolarının çevre halkıyla bütünleşmesindeki yardımlarından, bir sohbet esnasında, saygıyla bahsetmişti Handan Tunç.
    Ethem hoca bir Cumhuriyet çocuğu. O ilk heyecanı iliklerinde hissedenlerden biri. Oldukça mütevazi, ama bana sorarsanız abartıyor. Böyle bir yazıya niyetlendiğimde, vazgeçirmek için o kadar çok uğraştıki.! Yok efendim ne gerek varmış, O binlerce resim öğretmeninden biriymiş, kendi halinde bir ressammış, vs.. vs.. Oysa kazın ayağı öyle değil. Koşulların getirip götürdüklerini tartışmak ayrı (ve ciddi) bir konu ama şu bir gerçekki, orta dereceli okulların resim öğretmenlerinin çoğu, özellikle son yıllarda, işin sadece memurluğunu yapmaktalar. Sadece onlar mı?.. üniversitelerdeki bazı hocaları da bir yoklayın isterseniz. Türkiye koşullarında memurluk (hadi buna akademisyenlik diyelim de rahatlayalım!) belki bir zorunluluk. Ama kapağı bir kere attıktan sonra çarkın dişlilerinden biri olup sanatı bir kenara atmak elbette gerekmiyor. Önemli olan içimizdeki sanat ateşinin hep taze tutulması. Bu ateş, bireyin içinde kendiliğinden başka sanatçılar öğretmenler tarafından da bilinçli olarak yakılabilir. Kendinizle başbaşa kaldığınızda, bu ateş içinizde yanmaya devam ediyor mu, dahası bu ateşi başkalarına da bulaştırabiliyor musunuz, işin can alıcı noktası budur işte. Bu can alıcı noktayı yakalayanlardan biri Ethem hoca.
    Haberli habersiz en zaman ziyaret etseniz, ya okurken ya da bir resimle cebelleşirken görebilirsiniz O'nu. (her sabah erkenden çıktığı bir saatlik bisiklet turunu unutmamak gerek). Aradabir, o çok sevdiği güney sahil ve dağlarına yolculuk yapar. Enerji mi harcar, enerji mi toplar, baktığınız açıya bağlı. Yaşlı/genç, gelip gideni hiç eksik olmaz. Konuşması oldukça rahatlatıcı ve bilgecedir. Bu rahatlığı karşısındakine de hemen o an kendiliğinden geçiverir. Ne varki, resim yaparken o olgun insan gider, yerine gelgitleri olan kıpır kıpır biri gelir: çocuk/yaşlı, cahil/bilgili, doyumkar/doyumsuz, saf/hin... Bütün bunları sezgilerime dayanarak söylüyorum. Yoksa kolay kolay kimseyi yaklaştırmaz çalışırken. Aslında bunu her sanatçı çok iyi anlar. Çalışmak sevişmek gibidir. Yalnız burada muhatabınız resimdir. Her resmin başlangıcı bir çeşit gerdektir. Müdahale etmek için karşınıza koyduğunuz, henüz el deymemiş o bakir yüzey ne tahrik edici ve korkutucudur! Ethem hoca'ya göre "resim pahalı ve kıskançtır, ikinci bir sevgiliye tahammülü yoktur". Ethem Aydın ile resim arasındaki ilişkide kanımca doyumsuzluk büyük bir rol oynamakta. Öyle olmasaydı aynı tuval üzerinde tekrar tekrar (bazen yıllarca) çalışmazdı herhalde. İmzaladığı bir resmi sonradan tanınmaz hale getirdiği çok olmuştur. "Oysa onu öylece bırakıp, bir benzerini daha yapsam ve istediğim değişiklikleri yenisi üzerinde sürdürsem fena olmazdı. Böylece hem ilk kompozisyonu kurtarmış hem de yeni bir resim yapmış olurdum" demişti bir ziyaretimde.
Kendi kuşağının birçok sanatçısında olduğu gibi, Ethem Aydın'ın ilk resimleri genel olarak izlenimci bir kareteri yansıtır. Ekipmanın inşacı tavrından ziyade, Aksel'in izlenimci Anadolu temaları çekmiş olmalı ressamı. Ne varki, geçmişten günümüze, bütün yaptıkları yan yana konduğunda, kesinlikle hepsinde, kendine özgü bir renk dünyası ev ayrıntı düşünü bir fırçaya sahip olduğu hemen fark edilebilir. Ayrıntıdan kasıt, nesnelerin doğalcı görünüşüne şaşmaz bir bağlılık değil, tuval üzerinde yeniden yarattığı dünyanın her bir köşesine alabildiğince zengin bir biçim ve renk armonisi geliştirme gayretidir. Hani derler ya, ressam neye bakarsa baksın, neyin resmini yaparsa yapsın, gerçekte, resmettiği kendisidir. Başka bir açıdan şu da doğru: bakıp anlattığı şey ressamın kendi içine zaten sinmiştir. En haşmetli ve karmaşık konulardan tutun, yanıbaşındaki sıradan nesnelerden aslında daha çok bunlardan resim çıkarabilir ressam. Sadece ressamlarda değil, şair romancı ve diğer sanatçılarda da böyledir. Bu bağlamda, Ethem hoca'nın resimlerine bakarken, Yaşar Kemal'in düş ve gerçeği bir güzel yoğurarak anlattığı Çukurova kekik nane kokan dağları, ovaları, top top bulutları, söylenceler diyarı gelir aklıma. Zengin betimlemeler O'nda vardır.
    Son zamanlarda teknikte fazla bir değişikliğe gitmemiş ama kendi biçim dünyasını bir hayli değiştirmiş durumda Ethem hoca. Düşsel ve anlatımcı bir dünyayı harmanlıyor şu sıralar. Aslında, son yaptıklarından geriye doğru şöyle bir yolculuğa çıkarsak, içtenm içe kaynayan bu dünyanın daha ilk resimlerinde çoktan yuvalanmış olduğunu fark ederiz. Zamanla bu çekirdek gitgide büyümüş, kabuğunu çatlatmış ve kompozisyonun tamamını ele geçirmiştir. Anlayacağınız söz diliyle konuşurken karşısındakini rahatlatan, sakin görünüşlü o Ethem Aydın gitmiş, heyecanlı ve doyumsuz Ethem Aydın çıkmıştır artık meydana. Doyumsuzluk bir yandan mutsuzluğa açık bir davet, bir yandan da birçok sanatçının hastalığıdır. Kurtulursa, devinimsiz kalır ölür sanatçı. Bereket versin, çekiyor olsa bile çoğu sanatçı bilmez bu hastalığını, bilenler de çoktan alışmıştır ona. Böyle bir hastalığa hiç yakalanmamış veya belli bir noktadan sonra paçayı kurtarmış olanlar kimbilir ne kadar huzurludurlar? Ethem bey böyle bir huzuru ister miydi acaba? Şöyle demişti:
    "Evet, arada sırada tasasız bir baş istediğim olmuştur. Ama tasasız sanatçı olur mu hiç? Sıkıntınız yoksa neyi dışa vuracaksınız, neyi doğuracaksınız? Doğurmakla rahatlayamazsınız, daha birini çıkarmaktayken bir başkasına, hatta başkalarına hamile kalırsınız (böyle hamilelik dostlar başına!) Ben bunu yaşıyorum."
    Son görüşmemizde yeni resimlerini göstermişti. Handan hanımla ortaklaşa çıktıkları ve henüz bitmemiş bir tuval hariç, diğerleri küçük boyutluydu. Çoğu düşsel doğa soyutlamalarıydı. Oldum olası, O'nun resimlerinin ilk anda çarpan cinsten olmadığını bildiğimden bir izleyici olarak keşfe çıktım. Kendini ilk anda ele vermeyen dolambaçlı sarmal biçimlerden oluşturulmuş ayrıntılı ve zengin bir dünyaydı her biri. Bazı sanatçılar ayrıntıları atma eğilimindedir, "az, çoktu" onlara göre, hak vermemek de elde değil. Ne varki Ethem Aydın şeytanı arayan cinsten biri. En son dikkatimi çeken bir resmi vardıki şaşırdım kaldım. Resmin tamamı üzerinde gezintiye çıktığımda, sağ üst bölgede oval bir biçim içinde gizli ikinci bir resim daha keşfettim. Yıllar önce ayakkabı boyacılığı yaparken yapılışına kısa bir süre tanık olduğum kompozisyonun (sıkıştırılarak küçültülmüş de olsa) ta kendisiydi gördüğüm. Demek, o manzarayı Ethem hoca dünyasından hiç çıkarmamış ve tekrar resmetmişti. Kimbilir kaçıncı kez... Ellerine.. yüreğine sağlık...
Mehmet Yılmaz

M. Demirel Babacanoğlu.yazdı:
İZLEDİKLERİM:
Ressam Ethem Aydın, Şöyle diyor:
"Matematik, felsefe ve tarihle ilgisi olmayanlar resim yapamazlar. Tıp fakülteleri sanatçı çıkaramadığı zaman doktor çıkarır. Bir doktor bir şekli tanımak mecburiyetindedir. Biz çizgi bilgisi veriyoruz, mühendis şekil bilgisi olmadan mühendis olamaz. Bir insan hangi işe yatkın olursa olsun resme karşı ilgisi olacaktır. Sanatsal sergilere gitmesi için önce ona ilgi duyması gereklidir. Onun ilgisi başka yöneyse sanat içerikli sergilere gelmez. Sanatçı illede bu gereksinimi duyurma zorunda değildir. O kendi alanı içerisinde çalışır. Tavuğu yumurta yapmaktan alıkoyamazsınız. Bu tavuğun yapısından ileri gelir. Sanatçılar da böyledir. Yapıtları ortaya koyarken, dışardakiler ne diyecek diye düşünmezler. Kalemi alıyor..... Deniz altında 20bin fersah diye yazıyor... aradan yüzyıllar geçiyor... ortaya Notülüs çıkıyor, denizin keşfini yapıyor. Tablolar da keşfedilecek bir olaydır.  Ressam kendi iç dünyasını keşfedecek onu diğer insanlara aktaracaktır. Bu düşünceleri değiştirebilir."
"Resim yaptığımın farkına, öğretmenliğe girdiğim zaman vardım. Çok üzüldüm. Ey Allahım bana niçin matematik, tarih, coğrafya yetisi vermedin dedim. Bu duygu 1960 yılına değin sürdü. Ama şimdi içinde bulunduğum konumun üstünde bir konum düşünemiyorum. O zamanlar resme değer veren bir nakış yoktu. Matematik birinci sırada yer alırken resim dersleri fasarya sayılıyordu.. Kurumsal bir akım izlemiyorum. Empresyonizm çizgisinde çağdaşım"
    Ressam Ethem Aydın, Mersin Güzel sanatlar Galerisi'nde 42 tablosunu 21Mart1990 başlangıç olmak üzere sergiledi ve 3Nisan'da sona erdi. Sanatçının tablolarına genel olarak bakıldığında, izlenimci, dışavurumcu, gerçeküstücülük birleşimlerini görebilirsiniz. Renkler, çizgi uyum içerisindedir, estetiği yansıtır size. Yeryüzünde kaç türlü renk varsa kullanılmış, tablolar bir bütünlük içindedir.
    "Çarpık güzellikler" isimli tabloda renge ağırlık verilmiş, sanki o çaylar deniz içinde gelişiyor. Toprak, su, deniz, gök birleşivermişler. Anadolu motifleri yer alıyor. Bu tablo diğer 42 tablonun özeti gibi.
    "Ayak izleri" isimli tablo çölde değilde yeşilde bir iz. Bu izde tıoplanmış bütün dünya. Bütün insanların izi bir dünyadır herhalde. İze yine de arabi bir biçim verilmeye çalışılmış.
    "İstanbul" isimli tablo bir düzlem üzerinde resmedilmiş. Fırça darbeleriyle tuşlanmış, çizgilenmiş, biçim verilmiş. İstanbul'u tanıyanlar bu tablodan İstanbul kurabilirler kafalarında. Kırmızı yeşil mavi renkler kullanılmış. Figürler kan tablosu gibi. Arap harflerine biçimler verilerek Osmanlı İstanbul'u anımsatılmaktadır. Karşımızda dünden bu güne İstanbul duruyor. Bu İstanbul'da Bizanslılar, minyatürcüler, hattatlar, tulumbacılar, halifeler,... hepsini kavrayabilirsiniz.
Ressamı kutlarım.
Hürsöz Gazetesi, 18Nisan1990


ATOvizyon dergisi yazdı:
    Kurtuluş mahallesinin temiz, sessiz sokaklarından birinde bir sanat yuvası vardır. Aydın Sanat evi. Gerçekten aydınlığın evi. Küçük ama dolu bir yer. Sanatın kültürün yürek seslerini duyabileceğiniz bir yuva. Emekli eğitimci ve ressam Ethem Aydın'ın eliyle güzelleşiyor bu sanat evi.
    Camı tıkırdayıp içeriye adım attığınızda güler yüzü, tatlı sesi ile Ethem bey karşılar sizi. Hal hatır sorduktan sonra bir söyleşiye dalabilirsiniz. Bu söyleşi, resimden edebiyata, estetikten felsefeye değin uzayıp gidebilir. Saatin tiktaklarını bile fark edemezsiniz bir süre sonra.
    Ethem bey, Türkiye'nin birçok il ve ilçesinde resim öğretmenliği, okul yöneticiliği yapmış, sayısız öğrenci yetiştirmiştir. Öğretmenliğini Aydın Sanat evinde sürdürüyor. Yardım isteyenleri geri çevirmiyor. O'na ak saçlı öğretmenler de gelir, oyun oynamak isteyen çocuklar da. Ethem bey, tümü ile aynı dili konuşur.
    Ethem bey emekli olduktan sonra bu küçük odayı sanat evi yaparak dersler veriyor, sergiler açılmasını sağlıyor. Eşdost konu komşusunun uğrak yeri oluyor. Sanat evi aynı zamanda O'nun yaşam biçimini de gösteriyor. Duvarlarda resimler, masada çiçekler, meyveler, onur ödülleri, belgeleri, bilgisayarda bir yazı,alçak masada yarım bir resim.
    O'na göre "sanata, yetenek, gözlem ve deneyim ile varılabilir". Ethem beyin resim anlayışı şöyle oluşuyor:
"Çocukluk yaşamım Mut-Ermenek arasında geçti. O yıllarda gidişgelişlerim geceye düştüğü için geceyi daha iyi tanıma olanağı buldum. Gecenin doğurgnlığı, hayal kurma ve gerçekler kafamda yoğuruldu. Şekilleri ışığın yardımı olmadan görmeyi öğrendim. Işık şekillerin görünüşünü değiştirir. Şekilleri karanlıkta görmek ve yorumlamak benim için daha verimli oldu. Bu olay resim sanatını meslek olarak seçmem etken olmuştur".
    Adana'da atölye ve galerilerin artmasını olumlu bulduğunu belirten Ethem Aydın, niteliğin de geliştirilmesi gerektiğini vurguluyor. Mersin'de Ticaret ve Sanayi Odası'nın sanat atölyesi ve galerisi kurarak yeni yeteneklerin ortaya çıkmasını sağladığını anımsatarak "Orada gençler resim dersleri alıyor, resim sergileri açıyor. Galeri vazgeçilmez bir yer oldu. Resimler de satılıyor. Adana Ticaret Odası ile Sanayi Odası bu tür bir etkinliği gerçekleştiremez mi?" diye bir yön gösteriyor.
ATOvizyon dergisi, Aralık 1999, Sa:32

Abdulkadir Kaçar yazdı:
AYDIN HOCA ETHEM AYDIN
    Filozof; felsefe ile uğraşan felsefenin gelişmesine katkıda bulunan kişi. Felsefe yapmaya meraklı kimse... Felsefe; varlığın ve bilginin bilimsel olarak araştırılması... Bir bilimin ya da bilgi alanının temelini oluşturan ilkeler bütünü.
    Adana'mızın filozofu var mı? Hayır yok demeyin. Biz yanıt verelim: Evet evet var.Adana'mızın çok güzel bir filozofu var. Bu, sayın Ethem Aydın 'dır. Ethem Aydın kimdir diyenlerin yanısıra "Oooo.. benim hocam" veya "benim Erkek Lisesi öğretmenim", ya da "Adana'da binlerce öğrencisi bulunan Ethem Aydın'dan söz ediyorsunuz" diyenleriniz olacaktır.
    Evet sevgili okurlarımız, 8.inci Altın Koza Film ve Kültür Festivali nedeniyle çok değerli Ethem Aydın hoca ya Adana ve ülke kültürüne yaptıkları katkılar nedeniyle Anakent Belediye başkanı Sayın Aytaç Durak tarafından "yılın Sanatçısı" onur plaketi verilmiştir. Kutluyoruz.
    Sayın Ethem Aydın hoca, zaman zaman sohbet imkanı bulduğumuz, sohbetine ihtiyaç ve açlık duyduğumuz bir kişidir. O, yaşını göz önüne almayan ruhunu sürekli canlı tutan, sürekli okuyan, sürekli öğrenen, yeniliklere alabildiğine açık bir kişidir.
Önceki günkü tören sırasında Sayın Hocam Ethem Aydın 150 bin tane öğrenci yetiştirmiş, onlara resim dersi vermiştir tümcesi kullanıldı. Doğrudur. Ve sevgili okurlarımız, koskoca bir ömür ve ortaya çıkan gerçekler. 150 bin öğrenci. Bu gerçekten yüce bir değer.
    Ethem hocam insan sevgisiyle bezeli, insana hayran, onun yüceliği ve büyüklüğünü keşfeden, yarattığı düşünce dünyasıyla da çevresindeki ve sohbetlerindeki insanları aydınlatan gerçekten aydın birisidir. Adana'mızın filozofu demekten büyük mutluluk ve onur duyuyorum.
Abdulkadir Kaçar, (Kaçar'ın not defteri)

Abdulkadir Kaçar yazdı:
ÖĞRETMENLER GÜNÜ ve BİR MEKTUP
    Öğretmenler günü sürüyor. O sevgili varlıklarımız için yazıldı, çizildi, konuşuldu ama anlatılamadı. Öğretmenler bizim gerçekten baş tacımızdır. En büyük edebiyatçılar biraraya gelse o yüze varlıkları anlatmakta güçlük çekerler.
Ama öyle olaylar vardırki, o filozofların bile anlatmakta güçlük çektiği konuları hemencecik birkaç satırda anlatıverir. Tıpkı Sn Galip Oğuz'un 45 yıllık öğretmenini anlattığı gibi:
(Editörün Notu: Sn Galip Oğuz'un mektubunun orjinali yukarda verilmiştir)
    Bu sözlerin üstüne söz söylenebilir mi? 150 binden fazla öğrenci yetiştiren filozof Ethem Aydın'a ve O'nun 45 yıl önceki öğrencisi Sn Galip Oğuz'a teşekkürler.. sevgiler... saygılar..
Abdulkadir Kaçar, (Kaçar'ın not defteri)

Mustafa Emre yazdı:
AYDINLIĞIN BAHÇEVANI Sayın Ethem Aydın'a
Erkenden güne çıkan
Tan aydınlığına karışan
Hem bahçeydi hem de bahçevan
Erdemlerin değerlerin harmanında
menekşe çınar okaliptüs olan
Aşkların sevgilerin ustası
Yenileyen her sözü her rengi
Durmadan işleyen bir ağaç bir bulut
Ilık bir güney yeliydi
Neşeyle eşit, hüzüne yaşıt
Mustafa Emre, Ekim1997

Muzaffer Kılıç yazdı:
AYDIN SANATEVİ
Kurtuluşta basit apartman yapılı
Duvarlarında ince emekler asılı
Buram buram Anadolu kokulu
Emek üreten Aydın Sanat evi
Diplomasına yaşına bakmadan
Kitap defter kaygısı duymadan
Alın teri emeklere kıymadan
Ana kucağı Aydın Sanat evi

Çağdaş düşünceyle usta dizinde
Sevgi yansıtmak sihirli bezinde
Emektar Ethem Aydın'ın izinde
Erdem yaşatır Aydın Sanat evi

Kılıç'ım nerden nereye vardın
Bilinen gerçeği bir defa saydın
Sanatçı yanında çırak olaydın
Gönlümde özlem Aydın Sanat evi.
Muzaffer Kılıç, 5Aralık1985, Mut

Muzaffer Kılıç yazdı:
Beğeni övgü yaranma beklemeden
Uyakmış, redifmiş, heceymiş, diklemeden
Renklere duygu veren eller teklemeden
Öylesine yakın öylesine içten oluyorsunki...
Kalepınar'ından su içer misali.

Sevgi dostluk erdemli yaşam
Senin kaleminden daha içten
Tiril tiril burcu burcu gönülden
Evelemeden gevelemeden öylesine oturtuyorsunki
Tahtaya mıh çakar misali.

Böylesine rahat, gönülden yazmanın
Zamanla yarışır gibi çizmenin
Kemiren benlik duygusunu ezmenin
Öylesine gizemli kaynağını buluyorsunki...
Koruktan helva yapar misali.
Muzaffer Kılıç, 23Mart1987

Abdulkadir Kaçar yazdı:
    Öğretmenler günü ve bir mektup:
    Öğretmenler günü sürüyor. O sevgili varlıklarımız için yazıldı, çizildi, konuşuldu, ama anlatılamadı. Öğretmenler bizim gerçekten baş tacımızdır. En büyük edebiyatçılar  bir araya gelse o yüce varlıkları anlatmakta güçlük çekerler. Ama öyle olaylar vardırki, filozofların bile anlatmakta güçlük çektiği konuları hemencik birkaç satırda anlatıverir. Tıpkı 45 yıllık öğretmen Ethem Aydın'ın öğrencisi öğretmen Sn. Galip Oğuz'un anlattığı gibi. Derin anlamlı, felsefe, yaşımın gerçek kıpırtılarını içeren mektuplarda olduğu gibi.
    İşte bu güzel mektubu siz sevgili okurlarla paylaşmanın büyük mutluluğunu yaşıyoruz. Yalın, ödünsüz, gerçek ve su katılmamış duyguların ifadesi olan mektup.
    Erdem anlayışının en seçkin temsilcisine saygılarımla...
Değerli öğretmenim, bana mektubunuz aracılığıyla dostluğu, insan ustası olmanın incelik ve güzelliğini yaşatıp yeniden bir daha bir daha öğrettiniz.
    Dünden bu güne zamanın acımasız, silici kasırgasına rağmen 45 yıllık bir süreyi bir perspektif içerisinde eğitimci kişiliğiniz, özgün örneklerini bir bir gördüm, eh biraz da duygulandım. Duygulandım ama yaşam boyu öğretmenlik kavramına ulaştım.
Yüceliklerle dolu, iyi insan, iyi vatandaş simgesini kişiliğinin vazgeçilmezi haline getiren öğretmenimin öğretmenler gününü en iyi dileklerimle kutlarım  Galip Oğuz. (20111994)
    Bu sözlerin üzerine söz söylenebilir mi? 150 binden fazla öğrenci yetiştiren filozof Ethem Aydın 'dan ve O'nun 45 yıl önceki öğrencisi Sn. Galip Oğuz'a halk adına teşekkürler, sevgiler, saygılar.
Abdulkadir Kaçar, Güney Haber, 1121994

İsimsiz Yazdı :
Naciye öğretmen sergi diziyor
Ethem Aydın hoca resim çiziyor
Çamurdan heykeller almış her yanı
Kıymetli hocamız Vinsi hayranı
O da öğrenciden bir ad almıştı
Okulda lakabı Vinsi kalmıştı
(Düziçi Eğitim Enstitüsü mezuniyet albümünden)



HATIRA DEFTERİ
Aziz kardeşlerim,
Bir gün yurdun muhtelif köşelerinden, aynı arzu ile gelip şurada bir avuç insan, bir sınıf olduk. Şimdi üç yıllık dostuz herkes herkese bir hayli malum olmuştur, gün oldu birimiz veya bir kaçımız için derin üzüntüler içinde bıkkınlığımız hesabına bu günleri özledik.
    Her geçen gibi bunlar da geçti, fakat umduğumuzu deyil aksine ayrılık endişeleri getirdi.
Bu gün her arkadaşıma karşı daha candan dostluk hissediyor hucum edercesine bastıran sene sonuna istihfafla  Bu elzemdir her elzem olan üzüntüde bir saadet sezilir, güzel günler göreceğiz  diyorum.
    Gelecek günlerin heyecanı içinde, tahsil faslının son dostlarını hatırlamak ve onlarla iftihar etmek için hatıratımın ikinci kısmını, ' sizlerin kıymet ' dolu satırlarınızla renkliyecek ve böylece tesadüflerle dolu hayatımda her birinizi bekliyeceğim.
Şimdi her arkadaşıma ardına kadar açık olan kalbim; gelecekte evimin kapısı olacaktır.
    Kim bilir, belki ömür varsa her gezintimde bir veya bir kaçınızla karşılaşmak ümidini desteklemek için muhakkak sizleri sorabileceğim bir adresinizi, gerek nasihat gerek intiba olarak kaydedeceğiniz satırların altına yerleştirmenizi münasip gördüm.
Hele bir fotoğrafınızın yanımda bulunması şayanı temennidir.
Etem Aydın, 1945


Dostum Ethem
Defterinin şu sahifelerinde işgal etmiş olduğum yere bilmem ki laik miyim. Gayet samimi olarak söylüyorum ki ben daima anlaşılmaktan kaçtım, esasında hiçte kompleks değildim.  Bu satırları niçin yazdığımı  belki bilmezsin fakat düşünürsen bunun sebebini bulacaksın. Her ne halse eğer beni hatırlamak istersen; hiç olmazsa bu yazılarım bari vesile olur.
2041945, Ankara


Dostum Etem
Bu üç yıl neredeyse bitmek üzre. Orijinal sınıfımızın orijinal gençleri de birbirinden, bu üç yıl bittiği zaman ayrılacaklar.
Bunu sen böyle düşünüyorsun. Ben de öyle düşünüyorum, belki diğer arkadaşlar da ayni şekilde düşünecekler.
Ayni endişe bende de var dostum. Üç sene içinde bir defa olsun süküna kavuşamayan şu sınıf, birbirini ne kadar çok arayacak ve bu halimiz o zaman bize ne kadar cazip gelecektir.
Daha şimdiden bu sana öyle geliyor, bana da öyle geldi. Bu satırları böyle yazmam da ondan ileri gelmiyor mu?
Bu gün bütün arkadaşlarımı takdir ediyorum. Ve eskisi gibi onlara kızmıyorum, çünkü onlar birbirlerine hiç benzemeyen ayrı ayrı varlıklardır. Onlar hayatta "tanınmış kimseler, orijinal insanlar olacaklar " dır. İyi veya fena onlar muhakkak tanınacaklardır.
Dostun (*), 3Mayıs1945, G. E. Ens.
(*) Caddesi, Çıkmaz Sokak, No: 251 (*)


Sevgili Kardeşim Etem'e Saygılarımla
Anadolu'daki hür varlığımızı bozulmayan milli ruhun şahlanmasına (*). Milli ruhun temeli (*) tesir edemiyeceği bir sırla örtülü halkın ta kendisindedir. Türk ruhu diğer milletlerden ayrı kendine has bir karakter taşır. Bu karakter bizi diğer milletlerden ayırır. İşte kendimize has olan bu damgayı kaybetmemek gerektir. Milli ruhun kendisi olan halk, kendini ancak, münevver gençliğinin eserlerinde görür, tanır, ve idrak eder. Halkımızın kendisini idrak ettiği gün münevver gençlik övünülmekle haklıdır. Çünkü vazifelerin en büyüğü olan millilik ödevini yapmış olacaktır. İstiklal Savaşı Türk ruhundan kuvvet almıştır. Sakarya; Türk ruhunun ölmezliğinin dünyaya ispatıdır. Ruhta Türklük milli birliğimizin anahtarıdır. Türk; her tatlı yüzü dost sanma. Her sunulan kadehi ağzına götürme. Sen kendi ruhunla kal. Sen onlara  örnek ol Türklük ruhunu cihana yay. Türk'ün dünyaya hakim olduğu devir kendi ruhuna inandığı çağlardı.
Kardeşin
Osman Saygı, 9Mayıs1945


Kardeşim Etem :
Sana burada, şu anda ne yazacağımı bilmiyorum, nasıl yazacağımı da.. Seninle İki yıla yakın bir zamandan beri arkadaşlık ediyorum.
Bende hiçbir zaman kendine karşı itimatsızlık uyandıracak bir hareket göstermedin.
İşte senin en kuvvetli tarafın budur Etem. Bu (*) seni istikbalde büyük mevkilere çıkaracaktır, buna eminim. Bu (*) seni yüksek ve iyi bir idare adamı yapacaktır. Buna kuvvetle inanıyorum. Hayatta bir gün yollarımız birleşirse bu günleri tatlı tatlı anarız.
Sonsuz başarılar diler gözlerinden öperim aziz kardeşim.
No 171 Salahaddin Yurdakul
S. Yurdakul İki Çeşmelik I. Toroman Sokak No 38 (*)


Kardeşim Ethem,
Defterinin baş sahifelerinde öğüt veya nasihat, hatıra gibi kelimelerle şu sayıfaları dolduracak olanlara hitap ediyorsunuz. Onlardan hatıra olarak saklıyacağınız yazı istiyorsunuz. Merak etmeyin kıymetli kardeşim, hatırasını her zaman ayni tazelikle muhafaza edeceğiniz kimselerden, böyle soluk ve cansız vasıta taşımaya hacet yoktur. Onların hatırası böyle zoraki canlanmaz. Bu yazdıklarımızda bizi değil kendinizi bulacaksınız; kendinizin geçmiş günleri. Ve öyle umuyorum ki isim ve hayallerimiz bile zorlukla seçilecek onlar ortasında yine en canlı siz kalacaksınız; kendinizle baş başa.. Bunlar üzerinde düşünürken, ebedileştirmek kaygısına düştüğünüz hayallere acıyacaksınız. Evet kardeşim bu daima böyle oluyor. Her şey sonsuz ve istediğinizin aksine oluyor. Her şey bizim değil kendi istediği şekilde tecelli ediyor. Bunun için boşuna yorulmayın Aziz Dostum. Hiç peşinde koşmak neye yarar. Daha şimdiden sizden, bu satırlardan uzaklaşıyor, çetin ve karışık yollarda düşe kalka yürüyor, kimse bana elini uzatmıyor nasılsın demiyor. Mektebin her köşesini arıyor, fakat hiç birinizi bulamıyorum.
Hayat, şu satırlar gibi edebi yazıların süslediği düz sahife değil, asık yüzü ile bekliyen bir realite, bir hakikattir. Bunlar için de şu lafların ne manası olacak acaba?.
 (*), 1151945, Cuma

Kardeşim
Çok karışık bir haleti ruhiye içinde bulunduğum şu günlerde defterinizle karşı karşıya bulunmak beni biraz düşündürdü. Her zaman hatıralarımla baş başa bulunmak benim için büyük bir zevk ve teselli olduğu halde, bilmem neden hatıra olarak yazılan satırlar beni tatmin etmiyorlar. Onlar yalnız sahifeler üzerindeki saffetini muhafaza ediyorlar hatırda kalan hakikatlerse...
Zaman ve hadiseler insana çok şeyleri unutturuyorlar istemeden her şeyi, herkesi unutuyoruz unutulamıyan gene yalnız kendimiz kalıyoruz. Fakat hayatta muhtelif tesadüfler olabilir, o zaman ise hepimiz burdaki arkadaşlıktan ayrılmış bambaşka insanlar olacağız buradaki samimiyet ve arkadaşlığın çoktan kopmuş koparılmış olduğunu anlıyacağız.
Belki de tanımadan, görmeden ve konuşmadan geçeceğiz bu pek (*)  bir şey. Madem ki hatırlamak ve unutmamak için yazılarımızı istiyorsunuz peki kardeşim sizin de gönlünüz hoş olsun..
Ganime Turan,10-5-1945

Etem,
Dünya bu neler gördün neler duydun ve duyup göreceksin de. Hatıra tutmak bu hatıraya 4,5 dostun iştirak ettiği satırlarla başlamak arzusu kafana esmiş bu samimi arzuda bazen kalbin bile kafana iştirak etmez. Bu gibi bir hakikat önünde senin teklifinin geri dönderilmesini nasıl (*) bulursun. Eğer bulmamak elzemse herkes için duygularını samimi kılma, istismar edilirsin.
İşte artık olgunlaşmağa doğru yöneliyorsun böyle düşün ve hareket et. Hayat sana bir hayli (*)  olur.
Üzerinde münakaşa edemiyeceğim bir (*) etme hatta aksini kalbinle duysan bile. Haydi yavrum daha fazla yazmağa kafam (*) kelime vermiyor. Tanrı rehberin olsun.
(*), 1945

Sevgili Dostum
Al sana bir misal bir değil bin misale denk.
Bir gün o da ilk mektebi bitirip orta, lise demedi hırsını yendi yedi şimdi hemen yarın burayı (*) fakat hırsı onu yendi.
Sorarım dostum mazi ne oldu istikbal nereye yollandı. Hayat bu renkte mi duracak sesi hep korkunç mu olacak. Bazen onun için (*)  yine bize o (*)  etmedi mi?
Biz onun rehberliği onun kanunları ile ona itaat etmek için gelmedik mi (*) kudret aşıkı, esiri azimkar köle.
Hele dostum can sıkıntılarım beni (*)
(*), 1945

Dostum!
Burada karalıyacağım satırlar hissiyatımı ifade etmekten çok uzak kalmış manasız şeyler olacağına göre fazla uzatmıyacağım. Sadece, bana defterinizde bu satırları yazmak şerefini bahşettiğiniz için çok mütehassis olduğumu söylemekle iktifa edeceğim.
(*), 1151945

Sevgili
Bu gün yine yazacağım şeyi tahdit ettin sana çok şey söylemeği kurmuştum fakat denize aşkım var. Fırtınalarım çıktı denizim köpürdü işte sana yazmağa başlıyacağım.
Devam ediyorum. A... benim nonoşum sen hayatını nasıl kazandın bu günlere erdin bilirmisin. Her yıl kademe kademe çöküp çıkarak. Biraz beceriksizsin deyeceğim fakat yanıldığımı itiraf ederim çünki sen her şeysin her şeyden bir fevkaladelik beklenmez.
İşte sabah saatlerimi yontuyorum. Çöp yontan bir çocuk gibi. Günlerim bittinciye kadar yontacağım gayesiz hesapsız sonuna değin yontacağım hayatımı da öyle yapıyorum. Anladın ya yavrum beni bir deli sanma. Tahsil budur.
Kimi bu yontukları toplar bir araya getirip eser yapar. Ben onlardan değilim.
Sarı (*), 2451945

Sevgili Sevgilim
Bu günlerde sen yine deyiştin hele dün iki hadise yine sana bir hayli zelalet yükledi hepsini geç. İşte tek ve yorucu bir işin var. Metin ol cesaretin seni idiana eletir dostum haydi yürü marş parolayı unutma peşi peşine. Sana doğru. Direkt.
Şu hadise, şu yalan öbürü guruntu, ve müthiş arzu fırsat baskını içinde aç geziyorsun ne olacak sanki.
Şimdi hemşire hikayesi üzücü bir neticeye varır diye korkuyorum. Ağızlarında bakla ıslanmazki. Sonra ben mektubu verdikten sonra söylese üzülecektim. Onu bıraktım şu karşı evdeki iş biraz yürümeli ama nasıl?
İmtihanlar yavaş yavaş ilerliyor o bir hücum işleri olmalı elzem.
Bu gün lisan imtihanımız bitti. Çok iyi sene de böylece kapandı sayılır. Ne yapalım yani ömür de eriyorsa!
Geç, günler geç.
22-5-1945

Kardeşlik
O günden bu güne değişmiyen zaviye.
Hani o gün gölgelerin koynunda baş başa iç içe irkile irkile bilir misin neye ağlamış ve kader deyip eşeğin peşine takılmıştın? Çam pürlerinin taradığı mehtap fısıltıları sana neler müjdelemiş meğer! Sense bir sıkıntı beşiği önünde aman bilmiyen his yavrularına ümitli niniler söyler bir o yana bir bu yana sallar sallanırmışım meğer.
    Eşeğimiz yolu dizliyor biz onu izliye izliye gidiyoruz. Sürat o kadar mesefe 100 o kadar, fakat ya sabır, 3 gün 5 gün gene varırız ne çıkar.
    İstasyona geldikten kardeşini yolladıktan sendeki tesiri ondaki izi.
Artık hatıratımı raylara serdim hayal, hayal bir hakikat.... tıkı... tıkı... tak...
Dev adımlarla tonel tonel şehir şehir yürüyüp kilometrelerle tanıştın.. Ankara otel, züğürtük müşkülat ve giriş, 3 sene önce bugün, 3 yıl sonra o günün burada elle verdi. Sen onların kolları arasında kucakta gezdirilen bir (*).
O gün bu gün o da tükendi, elbette rakamın karıştığı ne tükenmez ki? 3 sene, 5 sene ve " 60 " sene kaderin huzurunda
(*)

Kardeşim Ethem
Bir seneye dolmayan şu dostluğumuz zamanı, benim kalbimde bir senelik kısa bir zaman değil, senelerce beraber yaşamış iki kardeş gibi beni sana bağladı. Şu satırları yazarken benim seni sevdiğim kadar, seninde beni bir küçük kardeş gibi sevdiğine inanıyorum. Sen mezun oldun demek ki. Hayatta muaffakiyetler dilerim. Kendime gelince. Benim için son günlerde üzüldüğünü görüyorum. Bunun içinde ayrıca teşekkür ederim. Belki yine okumama devam ederim, belki de askere giderim.
Fakat her zaman için sen arkadaşımı unutmayacağım ve adresin elime geçtikçe, senden mektup beklemeden mektup yazacağıma söz veriyorum. Seninde ben kardeşini mektupsuz bırakmayacağını umuyorum.
    Yakın bir zamanda ayrılık gelip çattı: "Ölüm Allah'ın emri, ayrılık olmasaydı" diye bir söz vardır. Bu söze talimat kanunu gibi uymamız her zaman zaruri.
    Bugün değilse yarın yine aynı söze uyacaktık. Kardeşim, gelecekte şu satırlarımı okursan beni hatırlarsın. İçimdeki cümle düşüklüklerime aldırma. Matematikçi Edebiyat yapamaz. Ben matematikçi olmadığım halde, Edebiyat yapmasını da bilmem.
Kardeşim:
Bir gün olacak, ya gurbet ya ölüm ayıracak. O zaman belki hatırlatacak, bu pınk yapılar olacak!...
Neşeli, sıhhatli, uzun ömürlü hayatta saadetler dilerim.
Mustafa Ünüvar, 671945, Ankara

Bal Arısına
Vız vız ne demektir, bu vız vız hayat inler arı inler.
Fakat kim dinler inlemek arıya vız gelir vız
İşte böyle vızlarsın hayat için, evlat için, yar için. Hepsi gider hayat bazan çağırır, ihtiyarlık ölümle bir olup kapı kapı bağırır. Ana, baba, kardeş, evlat için için sızlar. Ah insanlar nankör olur.
Vefasızlar nankör olur.
İşte senin çiçeklerin binbir renkte etrafına rayibalar saçarken mevsiminde arı ol vız vız vızlayıver ne çıkar sızlayıver.
20Ağustos1945

Kardeşim Etem'e
Bu güzel hatıraları içinde taşıyan defterinizin bir sahifesinide benim karalamama müsaade ettiğinizden dolayı bilseniz ne kadar memnun oldum. Bu dostça, daha doğrusu kardeşçe hareketinize çok teşekkür ederim.
Buracıkta, gerek öğretmen okulu arkadaşlığımızı, gerekse iki yılık enstitü arkadaşlığımızın jurnalini yazacak değilim. Zaten buna imkanda yok. Yalnız şurasınını hatırlatayım ki aziz dostum:
Arkadaşlığımız isterimki okul sıralarında kalmasın, hayattada birbirimizi arayalım. Ancak hakiki arkadaşlığımızı bu suretle birbirimize isbat etmiş oluruz.
Benim gibi aynı mefküre önünde çarpınan ve yarın yurt evlatlarını her sahada yetiştirmekle en büyük hazzı duyacak olan sana, vazifelerinde başarılar dilerim.
Arkadaşın Rüstümün Asım, 19VIII1945

Kardeşim,
Benden kağıt üzerine bir şeyler yazmamı rica ettin, her ne kadar yazılan bozulmasada çok defa okunmuyordur. Halbuki hiçbir yere yazılmadığı halde bir ömür boyunca daima hatırda kalan öyle şeyler varki!... Bu iki yıllık arkadaşlığımız esnasında hangi mah(*) benim gözlerime baktınsa, benden önce veya benden sonra seninde aynı işi yapmış olduğunu, hangi kamil arkadaşın sözlerine kulak verdimse seninde er veya geç aynı yoldan geçmiş olduğumu gene senden öğrendim. Acaba vatan sınırları dışında kalmış olmak bedbahtlığımıza uğramış olan Tuna kıyılarındaki deliosmandan gelmiş olan "ben" ile, "Türk Akdeniz" kıyılarının hiç bir galile boyun eğmiyen Toros yaylarından gelmiş olan "sen" arasındaki "duygu ilişliği" ve bu kadar yakın görüş ortaklığı nerden ileri geliyor dersin?...
    Acı ve tatlı hatıralarla dolu olan bu iki yıllık mektep arkadaşlığımız sona ererken "Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur; gözden ırak olsakta gönülden ırak olmayız" sözlerimi tekrarlamakta az çok teselli bulacağımızı sanırım.
22-7-1945

Oğlum Ethem,
Ananı gönderdim, ananı kandırıp da Silifke'den evlenme hususunda acele etme. Bu cihet hesaba uygun değil. Çünkü (*) , Ermenek, Silifke ve bir de memur olacağın memleket, bu 4 memleket arasında şaşkın kalacağız.
Sana muallim kız yaramaz. (*). Şu zamanda kadınların umumu açık ise de onlar bir dairede açık gezerler.
Bugün elde ettiğim malumat şudur: Silifke'li kız esmer ve boyu kısa, etine dolgun imiş. Kısa boylu insanlar fitne olur. Karıştırıcı olur. Yüzdeyüz gününüz kavga nizah (çekişme) ile geçer. Maymun iştahlı olma, her gördüğün saçlıya alaka gösterme. Ben evlendim bana talip olan kızlardan onbeş tanesini sıraya koydum. İçinden ananı beğendim. Aldım. Hakkıma hayırlı oldu. Şimdiye kadar bahtiyar olarak yaşadık. Siz de bahtiyar olmak için, aramak yorulmak lazım. Ananın dişi ve röntgen muayenesi hakkında bana çok evham geliyor. Ananı bana dargın görüyorum, mektup vardığında keyfiyeti bildir. Ha bir şey daha hatırıma geldi. Ehli iyal (hanım) olacak kızları siz bilemezsiniz, bekarlar aç gözlü olurlar. Güzel çirkini fark edemezler. Size yarar kızları ananın ve benim gözümle görmeleri gerekir.
    Pudra ve cila ile avanak erkekleri avlarlar.. Bak ona göre hareket et. Allah hakkınızda hayırlısını halk buyursun. Bir soysuza düşüp de seni ve bizi şaşkın bırakmasın. Amin.
    Anan burada iken uyku halinde gördüğüm şeyleri anana hikaye ettim. O bilir. Siz söylesin, şimdiye kadar evhama tabi olmazdım. Anan gittikten sonra eskiden daha karışık gördüğüm şeyler beni bütün bütün evhama sevk etti. Onun için Silifke 'den evlenmek hususunda çok derin düşünmek lazım muallim kız olacağına iyi huylu işgüzer bir kız arayalım. Muallim maaşı (*). eli yüzü temiz yüzüne bakınca tabak tabak güllerin açılsın. Aslı nesli temiz. Senden başkasında gözü olmasın.  Pek çabuk davranma, biraz arayalım. Yorulalım. Bu yokluk zamanında evlenmek nasıl olur (*). Arayalım acele etme ben ona beşi birli alacağım (*)
    Selam ederim burada sayımızda eksik yoktur.
Baban, Mustafa aydın 1351945

Oğlum Etem,
Gözlerinden hasretle öper sağ salim kavuşmamızı dilerim. Gönderdiğin telgraf ve mektubu ağlaya ağlaya aldık. Allah sabır versin. Biz burada hısım akrabaların arasında derdimizi acımızı paylaşıyoruz. Sen orada acını içine atma. Ne yapalım (*) Allah 'tan geldi vadesiyle öldü. Cennette yatsın. Oğlum, babayın öyle bir ölüşü olduki herkes imrendi, ve Allah'tan dilediler bize de öyle ölüm versin. 22 Mart, ablayın yanına varmış, oradan çıkmış bütün çarşı ile vedalaşmış, bir hafta evel Mut'un her yanını evleri gezmiş. 23 Mart çarşamba xxxxxx (mektubun orjinali okunamamaktadır) yattı 24 perşembe gecesi (*) 5.5 kala öldü. Allah rahmet eylesin. Amin. Cenaze merasimine iştirak edenlerin sayısı 300 den fazla idi. Gelecek cumasına kadar okundu. Şu cumasını da okuttuk. Allah kabul etsin amin. (*) . Allah her tuttuğunu kolay getirsin.  İş rahatlığı versin. Babayın da çok duasını aldın. Sen de evlat sahibi ol da  hayırlı günlerini gör oğlum. İşte babanızın böyle tatlı bir göz yumuşu oldu dünyaya.... O yattıkça Allah sizlere ömürler ihsan etsin. Baban ölmeden sana bir mektup yazdı idi. Yadigar diye aldınız mı almadınız mı? Şimdilik iyiyiz. Dilerim Allah'a emanet ol yavrum.
Annen Hatice Aydın, Ablan Naciye Aydın,
12Nisan1949

Oğlum Eteme:
Elhamdülillah yetiştirmiş olduğumuz fidanın meyvesini taddım.Kars'tan 140 lira İzmirden 50 lira ceman 150 lira para yardımınla 40 lira değerinde bir paltonuza nail oldum.Mum dibine ışık vermez derler,Kemal'ın yaptığı fedakarlık pek çoktur.3 senedir.
Unluk, bulgurluk, buğdaya para vermedim. Kemal tedarik etti. Hele elektrik ve radyo için 300 lira kadar Kemal sarf etti. Bununla beraber evimizin eksiklerini tamamlamak için yardımı çoktur. Fakat göze görünmez. Sizin yaptığınız fedakarlık hariçten olduğu için göze çarpar. Sizin fedakarlık yapmak zamanınız bundan sonra beklenilir.
    Hülasa:Kemal ve sizden memnunum. Kızların ise hem fedakar,hem cefakardır. Onlardan da memnunum. Bütün akrabalarımdan Ermenek ve Mut halkından memnunum. Sizlerin ve halkın sayesinde muhterem olarak yaşadım.Sizin ve Kemal'ın fedakarlığı bize de bir cesaret oyandırdı. İki defa 90 ardan 180 lira iaşe bedeli aldım. Bu paraları yoymadım. Sakladım. Sizlere bir yadikar olmak için bizim ahır binasını ev şekline çevirdim. İki ara duvarı iki ocak iki pencere (*) gölü bir aptesane lağımına 300 lira para sarf edildi. Ne faide para tükendi iş yarım kaldı. Şimdilik paydos ettim.Noman Hüseyine ekli dükkana ve bu binanın dülgeriyesine 500 lira kadar gideceği anlaşıldı. Bu işler ile uğraşmak zait gibi görünürse de fakat gönlünden neler geçtiğini bilmezsiniz. Ölmeden toprağa karışmadan evvel anama ve Sıddıka'ya ya bir ev, ya bir akar olur düşüncesi ile işe başladım. Ne faide şimdilik (*)  bina işini bıraktım. İnşallah para toplayıp ikmaline çalışacağım. Ablan Naciye'ye yazılan mektubu okuttum. Kemal'in evlenme meselesi mevsimsiz oldu diyorsunuz, fakat bu işde aldanmadık. Kazandık. Çünki aldığı kızın ahlakça çok zengin.  Anan ve ben Sıddıka cümlemizde memnun isek de ne faide uzun zamandan beri yolunu beklediğimiz. Netice bir kız olaraktan dünyaya geldi. 3 gün misafir olduktan sonra toprağa karıştı. Oğlumuz Kemal 'a da ailesinin ahlakından sirayet edeceği asabi tabiatının sükunete çevrileceğini ümit ediyoruz. Yalnız,bir şey var ise Kemal ve ailesi iktisat kanununa riayetleri yok. O kitaptan okumamışlar. Okumağa da niyetleri yok. Belki rızıkları bol olacak. Böyle sarfiyat edeceklerdir. Kemal bana çekmiş. Ben de iktisat bilmezdim. Kendim iktisat yapamadım. Zengin olmadım ise de evlatlarım zengin olmak için Mut'un en değerli yerinden altından daha kıymetli iki ev , iki dükkan bırakıyorum inşallah. Evlatlarıma zengin olmak emeli ile bir zenginlik tohumu ektim. Kemal ve sen bu tohumu yeşertir iseniz bundan sonra sülalemizden gelecek evlatlar, fakirlik görmezler. Manav Ali gibi zengin olurlar. İktisada riayet edenler ile etmeyenler hakkında size bir misal göstereyim. Dinle:
İstanbul'dan 150 kuruş maaşla 4 hoca Ermeneğe geldik. Bunların içinde en işgüzarı ben idim. Onlar günde 5 kuruş maaştan başka gelirleri yok idi. Benim gelirim, günde 5 kuruş maaştan başka 15 kuruş ta saatçılıktan gelirdi. Şu halde arkadaşlarım ayda 150 kuruş alırlar.  Bununla beraber Allah'ın bana verdiği güzel ses ve güzel Kur'an okumak sayesinde çok itibarım var idi. Hatta mütevelli bağını güzel ses gözel Kur'an okumak sayesinde bize mal ettiler. Bununla beraber barıtla taş atmak taş kırmak ufatmak hünerlerimden gelirdi. Bağdaki daş yığınları elimden geçti mest kundura gibi şeyleri kendim diker kendim geyerdim. Bu kadar hünerimle dünyalık bir şey kazanmadım. Arkadaşlarımdan Fehmi efendi öldüğünde 100 sarı lirasını mirascılar paylaştı. Diğer arkadaşım, İbrahim efendi sağdır.
Ermeneğin banka binası ve koca sipahi bahçesine ve evine malik oldu. Bu gün 40 000 liralık bir mülke sahiptir. Mevcut parası da vardır. Bu arkadaşlar günde aldıkları paradan artırdılar bu servetleri kazandılar. Benim kazancım günde 20 kuruş olduğu halde onlardan geri kaldım ise de evlatlarımın ellerine kalem verdim. İleride zengin olmaları için iki dükkan iki ev bıraktım. Ev dükkan deyip geçme. Mut şimdi başkalaştı. Çok değişik var. Ermenek'ten Mut'a gelenler 10 lira ev kirası verdikleri halde 45 sene zarfında ev dükkan mal mülk sahibi olduktan sonra büyük tüccar oluyorlar. Fakat bunlar Kemal gibi benim gibi değildir. Evvel ise tarak satmaktan başlarlar sonra zengin olunca bolca sarfiyat yaparlar. Bizim sarfiyatımız günde gelen günde gider. Bunları size yazmaktan maksadım gerek Mut gerek Ermenek satacak malım yoktur. Anadan babadan kalan malları katiyyen satmağa alışmayın.
Memuriyet izzetin saadetli bir esarettir.
Kendine iş ararsan ya san'at ya ticarettir. Memuriyete heves edip te malları ayak altına alma. Yapabilirsen Mut'tan milk almağa sayyet. Ermenek 'teki mütevelli bağı yazlık için lazımdır. Dünyanın bin rürlü hali var. Gerek Ermenek gerek Mut eldeki malları yoymayın. Sırası gelir de nedamet edersiniz. Mülke verilen para ölmez. Ne vakit olsa elde bir sermaye bir kuvvettir. Benim, yaylada bir tarlam var, bazan satmak için hatırıma gelirdi şimdi sarfı nazar ettim. Esbabı ise zarar başkalaştı. Herkes oyandı. Yaylaya darı ekmek susuz mahsul almak kimse bu usulu bilmezdi. Şimdi yaylaya darı ekip, mahsul alıyorlar. Eyi oluyor. Ve bir de benim tarlam dedem Hacı Mustafa'dan ve kardeşi Mehmet ağadan bize bir yadigardır. Nihayetine kadar bu yadikarı sülalemiz elinde kalmasını isteriz. Ermenek'te babamdan kalan 10 sarı lira alacağım var. Bu parayı babamızın muhtarlık zimmetine ben verdim. Makbuzları yassı bir tenike kutu içinde duruyor. Bu 12 lirayı mirascı kardaşım Hüseyin ve Şerife bana borçludur. Bu para ödendikten sonra 3 miraskar arasında ev müşterektir. Halvacı bağındaki hıssamı kardeşim Hüseyin'e bağışladım. Muttaki evimizin ahır binası ve dükkan ve bağcanın yarısını anana verdim. İnşallah yapılması tamamlandıktan sonra muamelesini yapacağım. Her ihtimale karşı size bir hatıra olmak üzere bu yazıları 4 nusha olarak yazdım. Biri Naciye'de biri sizde biri Kemalde, biri de kalsın. Bir sırasında benden sonra kalanlar işbu kağıtta yazdığım,ve gösterdiğim yoldan sapmasınlar.
Gençlik ve görgüsüzlük belası herkes aklına geleni yapmasın. Bin müşkilatla kurmuş olduğum düzeni bozmasın aramızda ayrılık nifak aldatmak gibi şeyler olmasın. Bu düzeni kuruncaya kadar çektiğim müşkilat bana yeter. Toprakta bari beni rahat bırakın.
Sözüme dikkat edin:Kabili taksim değildir diye hariçten müşteri aramayın. Yekdiğerimize borçlanın gerek Ermenek gerek Mut mülklü parçalamayın. Gelelim. Senin evlenme meselesinde yazdığın mektupta kızlarını başka yere versinler sözünüz pek yanlış pek çirkin. Bu kızın ayıbı babasının fakir olması ise bu ayıp değil abit efendi Ermeneğin en asaletli bir silsileden olduğu bence malumdur. Soyu temiz olduktan sonra başka cihetten korkma. Allah'a tevekkül ol bu kızı al. Maddi ve manevi hayır görürsünüz. Dikkat et: Kemal'ın aldığı kız en fakir bir kızdır. Fakat soyu temiz. Yaldızlardan. En asil bir sulaledendir. Ahlakça evin içinde bir numunedir. Kemal Anan ben Sıddıka yanında en sevimli bir mahluktur. Derisinin içi dolu altına değişmem. Senin alacağın kızın da asaleti var. Sakın aldanma. Bir iki sene geç evlenmekte beyis yoktur. Fazla yaşamağa sebeptir. Mum ateşin kenarında nasıl erir ise evlenmek te öyle eridir. Ben 35 Yaşında evlendim. 79 yaşındayım. Bu fazla yaş Allahın inayeti ile geç evlenmek sayesinde kazanıldı. Senin yaşın 26 dır. Bir kaç sene sabredersen zararı yok faidesi var. Bizim müftülük ne olacağı malum değil. Şayet Müftü olursam. 35 ay sonra tekaütlük isterim. Müftülükten tekaüt edilirsem, 25 liradan fazla tekaüdiye alırım. Müderrislikte teksüt edilirsem ayda 67 lira alınır. Esbabı ise müderrislikte aldığım maaşın aslı 3 lira idi. Her ihtimale karşı müderrislikten alınacak olan teksüdiye evraklarını hazırladım. İcazetnamenin içine koydum. Sizin de malumatınız olsun. Bu teksüdiyeden bize faide yoksa da benden sonra anan kalırsa emekli müderris karısı namı altında ayda 67 lira alır. İmamlık kaydı hayat şartı ile hizmet görürsem, 28 lira alırım. Hizmet görmeğe vaktım kalmazsa 11 lira verirler. İşte şu kağıdı vasiyetname şeklinde yazdım. Bir müşkülünüz olursa bu kağıttan öğrenir,ona göre işinizi düzeltirsiniz.
Son sözüm: Benim kurduğum yuvayı bozmayın. Ermenek ve Mut'ta mülk satmağa alışmayın. Mut'ta toprak almayı unutmayın.Ticaret san ata sıkı sarılın saat eletlerinin bir çokları size lazımdır. Silifke inhisar memurlarından biri azledilmiş. Ancak saati söküp takacak bilgisi ve aleti var idi. Maaş almak içinbu adam Silifke'ye vardığımda bana çok hörmet gösterdi. Bu adamı Mut'a getirdim. 12 ay bilmediklerini öğrettim. Mut'un saatlerini yapabildiği kadar yaptı. Bozduklarını ben yapıverdim. Bir yol parası tedarik etti. Vatanı aslisi olan Kilis'e gitti. İşte bu cihetleri düşünmeli ona göre haraket etmeli. İnşallah yollar açıldığı zaman size yazarım. 2 ay sonra gelirsiniz evlenme hakkındaki son kararı alırsın. Dayına mektup yaz. Abit efendiyi eğlesin. İzmir 'de bit pazarında kağıtcı Emin efendi sülalesinden kim var ise ara bul. Hacı reşit efendi'nin kardeşidir. Baki Afiyet üzere olmanız duası ile söze nihayet verdim.
Babanız Mustafa Aydın, 28.Ocak.1947 salı
(Editörün Notu: Vasiyetname niteliğindeki bu mektubun aslı, sararmış ve kağıt bütünlüğü kısmen bozulmuş olup Ethem Aydın tarafından itina ile saklanmıştır. Mektubun orjinali halen saklanmaktadır.)


Ek
(Editörün Notu: Aşağıdaki mektup bu kitap matbaaya teslim edildikten sonra elime geçmiştir. Bu sebeple bölüm sonuna ek olarak verilmiştir.)
    Ethem Aydın, çöp kutularından gazete kağıdı toplayan Ali Canpulat  isimli bir delikanlıyı alıp okumaya teşvik etmişti. Önce İstanbul'a yollamış sonra hayatına şekil vermesi için tavsiye ve telkinlerde bulunmuştu. Ethem Aydın ile Ali Canpulat'ın yazışmalarını 158.inci sayfada, Ali Canpulat'ın kısa hayat öyküsünü aşağıda bulacaksınız:
    Değerli Murat ağabey, rahmetli Ethem amca için ne diyeceğimi bilemiyorum.
İnanki sizden daha çok üzüldüm, haberi duyunca ben şok oldum. Allah rahmet etsin, nur içinde yatsın. Onun için her şey yapmaya değer. O, belkide Allahın emriyle ölmüştür, ama o, hep bizim kalbimizde yaşayacak. Ve inanıyorum ki siz bunun en iyisini yaparsınız. Eserleriyle ve insanlara yardımseverliğiyle ve o mükemmelliğiyle herşeye değer. Ben uzun süredir yurt dışındaydım ve o yüzden bilgim olmamıştır. Ben sürekli telefon açıyordum ama bir türlü ulaşamıyordum, telefon hep meşgul, bakan yok. Yurt dışına çıkmadan önce telefon açardım, biz telefonla anlaşamıyoruz bana mektup gönder derdi, ben sonra mektup gönderirdim. Ben mektup yazmayı sevmezdim. O, bana mektup yazmayı sevdirdi. Onun için ilk yapabileceğim ruhuna Kuran okumak ve okudum şu hayırlı günlerde. Yurt dışında arıyordum ve ulaşamıyordum ben. Rusya'nın Sibirya bölgesindeydim. Mektubu gönderme imkanım hiç yoktu. Ben bir ara Türkiye'ye giriş yaptım, bir süre dinlendikten sonra askere gitmeden önce ziyaret etmeyi düşünüyordum, nasip olmadı ve yine Rusya'ya gittim. Toplam 3 sene kaldım. Türkiye'ye döndüğümde bir süre dinlendikten sonra birliğime teslim oldum. Dağıtımdan eve gitmeden Ethem amcayı ziyaret edecektim, ona bir sürpriz yapacaktım. Telefonla ulaşamıyordum, 118'den yeni numarasını istedim, bana eski numarayı verdi ve mektup gönderdim, siz cevabı gönderdiğinizde, rahmetli Ethem amcanın ismini mektubun üzerinde görmeyince birşeyler olduğunu anlamıştım. Ama yinede cevabınınız geldiği için çok sevinmiştim. İkinci satırında bir şok oldum, benden kitap için birşeyler istemiştin, bunları yazmam için bana zaman lazımdı. Şu an çok rahatım ama zamanım çok az. Belki biraz geciktim, yetişmese dahi tüm gerekenleri gönderiyorum.
    Ben ilk önce kendimden biraz bahsediyorum. Çünkü nasıl oraya geldiğimi anlatacağım.
    Ben Kars'ta hep inşaat üzeri çalışıyordum. 93den 99'a kadar belli bir ortamdaydım. Belli bir süreden sonra insan bıkıyor, bende öyle olmuştum. Bir arkadaşın tavsiyesiyle Adana'ya gitmeyi düşündük, daha doğrusu onun fikriydi. Benimde aklıma yattı ve Adana'ya gittik. Ben biraz fazla para almıştım, arkadaşımın ise sadece bilet parası vardı, sözde Adana'da onun tanıdığı bir ortam bulacaktık. Ama hiç de düşündüğümüz gibi olmadı. Otellerde, yiyecek ne varsa benim paramla idare ettik, daha iş bulamamıştık. Bunun boş birşey olduğunu anlamıştım. Lokantalarda ve kahvelerde çalışmıyorduk, illede inşaat olacak, artık işportacılar bizi tanımıştı, bize bazı işler tavsiye ettiler ve ben bir süre Pazarlamada çalıştım. Pazarlamanın ne olduğunu biliyordum. Biraz çalıştıktan sonra ordan da çıktım. Tabiki ondan önce eşyalarımızda çalındı. Ben biraz kaliteli takılıyordum. Benim bir sürü eşyalarım çalındı, sadece üstümdekiler kaldı. Baktım arkadaşım kağıtçıların bir arabasını almış kağıt toplayacağız dedi. Ben yapamam dedim, hiç duymadığım işlerdi. Biraz da çekingenim yapamazdım. Arkadaşım sen sadece yanımda ol yeter dedi. Tamam dedim ve başladık. Üstümde levis t.short, ayağımda adidas ayakkabı herkesin dikkatini çekiyorum. Hadi kağıtçılara kendimizi ispatladık, ya polise nasıl inandıracaksın. Biz de bilmiyorduk, meğer kağıtçıların çoğu hırsızmış ve daha değişik işlerle uğraşırlarmış. Her yerde polis bize kimlik soruyordu, sicilimiz temiz olduğu için yine serbest bırakıyordu.
O sırada Ethem amca ile tanıştım. O'nun bulunduğu sokaktan çok gidip geliyormuşuz, o da bir kaç gündür beni takip ediyormuş. Akşam üstüydü, hava kararmıştı, oğlum bakarmısın dedi, baktım, elinde bir dilim karpuz yorulmuşsun şu karpuzu ye dedi bana o yaşına rağmen ve bana öyle sıcakça yaklaşmasını unutamıyorum. Adana'da böyle bir insanı bulamam sanıyordum, hayret ettim. Ben çok ısrar ettim, o benden daha ısrar etti, ben aldım karpuzu, Adana'nın o aşırı sıcaklığında o buz gibi karpuz bana ilaç gibi geldi. Memleketimi sordu önce, niye okumuyorsun dedi. İmkanlarım kısıtlı olduğundan dolayı dedim. Kars deyince biraz düşündü, çok güzel memleket dedi. İnsanları misafirperver ve çok sıcaklar, ben orda öğretmenlik yaptım 1970lerde. Seni fazla bekletmeyeyim, arkadaşların bekliyor, yarın bana uğra, şurda Aydın Sanat evi yazıyor ben oradayım, bu saatlerde seni bekliyorum, haydi kendine dikkat et dedi. Gitti.
    Ben yaşlı insanları çok seviyorum, konuşmalarını ve eskiden, tarihten bahsetmeleri, onları dinlemeyi çok seviyorum. Ben rahatsız etmemek için beni beklediği gün gitmedim. Aradan bir kaç gün geçti özledim sanki, çok ısınmıştım, o kadar kısa süre olmasına rağmen ve yine gittim, baktım masada oturuyor. Oh geldin mi dedi, ayağa kalktı. Ben bundan çok rahatsız oluyordum, çünkü ben ona hizmet etmeyi, saygı göstermeyi istiyordum. Ama kabul etmiyordu ve bana dolaptan yine meyve getirdi. Erik, bir de kiraz vardı yanlış hatırlamıyorsam. Ben hep ısrar ederdim yemem diye, ama ikna edemiyordum. Biraz oturdum Kars'tan bahsetti. Baya sevmişti Kars'ı, buna bende çok memnun olmuştum tabikide.  Ben O'na durumu anlattım. Buraya nasıl geldiğimi, neden okumadığımı, ben bir aile sorumluluğu taşıyorum, benden başka çalışanımız yok, çalışmam gerekiyordu dedim. Daha önce hissetmiştim bana ne tavsiye edeceğini. Seni okutmak istiyorum, her konuda yardımcı olurum, bana hemen cevap verme iyice düşün ve daha sonra gel bana söyle. Bu imkansızdı, düşünmeme gerek yoktu, çünkü çalışmam gerekiyordu.
    Bir süre sonra yine gittim. Baktım dışarda, git içerde otur, birde buraya göz kulak ol geliyorum dedi. Bir kaç dakika sonra geldi. Baktım elinde bir paket, ayağa kalktım, otur otur evladım dedi ve bana pasta getirmiş, al şunları ye. Yine aynı şey ben çok ısrar ettim, ısrar etme ben severek yapıyorum, bende ne diyeceğimi bilemiyorum. Bunların karşılığını ödemek istiyordum ama o zaman hiçbirşey yapamazdım. Bana sadece zaman lazımdı. Allahın izni olsaydı buna inanıyordum ki rahmetli Ethem amca için gerekeni yapardım ve buna da hazırdım askerlik engel oldu. Askerlik olmasaydı da Allahın izni yokmuş. Ama bundan sonra gerekeni, üstüme düşeni yaparım ve buna hazırım. Yeterki siz bana söyleyin gerekeni ve onun için yine okumaya çalışırım.
O bir dahiydi.Bunu hissederdim.Yine gittim okumayacağımı söyledim. Bak oğlum iyi düşün, ben durumu yine izah ettim. Bak oğlum benim öğrencilerimden biri şu an profesördür Ankara'da.Sonra pişman olursun. Ben zaten pişmandım ama ailemi aklımdan atamıyordum. Bana sordu, amacın ne dedi ve ben söyledim, inşaat ustayım. Askere gitmeden önce bir miktar para kazanmak ve askerlik konusu açıldı. Biran önce askerliğini yap dedi. Beni birazda olsa yanlış biliyordu, herhangi bir örgütle ilgim olduğunu sanıyordu, oysa alakası yoktu. Bazen de insan memleketiyle yargılanıyor, iyi veya kötü.
    Adımı, soyadımı, annemin ve babamın isimlerini aldı. artık ne yapacağını bilmiyordum ama galiba benim temiz olup olmadığımı ortaya çıkaracaktı. Bende yol düzeltip İstanbul'a gideceğimi söyledim. Orda ne yapacaksın dedi. Durumu anlattım. Hep çalıştığım bir ortam var, yine oraya gideceğim dedim. Birde bakarsın olmadı şu adresi al istersen uğra sana yardımcı olur dedi. Bu adresi al dedi. Baktım Mecidiyeköyİstanbul yazıyor ve inşaatçıdır. Ben buna çok sevindim.
    Artık yol paramı tamamladım, Ethem amcanın yanına gittim, bana O da para verdi. Hatta, eşyamız çalınmıştı bana elbise verdi, bir çanta verdi çünkü hiçbirşeyimiz kalmamıştı, bir de benim hakkımda bir mektup yazmıştı. O adrese giderken bu mektubu verirsin, sana gereken yardımı yapar. Artık bileti kesmiştik. Yine Ethem amcaya gittim, bu sefer elini öpmeye gittim elini öptüm ve çok üzgün bir şekilde ayrıldım. Bana süslü güzel bir saat verdi. Telefonla beni ara dedi. Çok merak ettim, mektubu arabada açtım okudum, benim hakkımda bir şeyler yazmış. Tertemiz, biçilmemiş bir kumaş sana gönderiyorum, buna iyi bak, ben araştırdım temiz çocuktur ve hakkımda birçok güzel şeyler yazmış. İstanbul'a vardıktan sonra birkaç gün tanıdıklarda kaldım. Daha sonra Cumhur abiye gitmeyi düşündüm ve adrese gittim. Sora sora buldum, durumu anlattım. Ona ulaşmakta zormuş. Mektubu verdim okudu. Ethem amca beni kötü bir zamandan tanıdığı için biliyordum biraz güvensizlikleri vardı bana karşı. Ama ne olduğumu ispatlamak istiyordum. Cumhur abide o gün zaten gazeteye ilan vermişti, bir sürü insan geliyor iş için. Benimde durumdan haberim yoktu. Artık Cumhur abiyle aramızda olanları fazla anlatmıyorum. Bazı konularda anlaşamadık, durumu mektupla Ethem amcaya izah ettim. Zaten telefon imkanımız yoktu. Onu Ethem amcaya şikayet gibi birşey yaptım. Önce normal bir tepki geldi. Yine birşeyler yazdım, bu sefer bana inanmadı. Önce oğlu olduğunu bilmiyordum, bunu mektuptan anlamıştım, durumu izah etmek istiyordum ama bana inanmıyordu. Siz daha iyi bilirsiniz belkide, hiç düşünmediğim bir şekilde Cumhur abiyle ayrıldık. Değişik işlerde çalıştım. İnşaata ara verdim bir süre.
    Ben İstanbul'dayken eve telefon açtım, bilirsiniz Kars kaşarı yani peyniri meşurdur ve Ethem amcanın adresini vererek peynir yollattırdım. Bana mektup geldi, bana gönderdiğin paketi aldım demişti ve buna çok sevinmişti. O'na ticaretle uğraştığımı söyledim, inanmamıştı ve öyle oldu da, çünkü ben de kandırıldım. Daha sonra bana telefon geldi, ablam acil bir şekilde pasaport çıkartmamı istedi. Onu da Ethem amcaya anlattım yine inanmamıştı. Yurt dışına gidip döndüğümü anlattım telefonla, yakında ziyaret edeceğimi söyledim. Tamam tamam, askere git dedi. Biran önce asker olmamı istiyordu. Bende tamam dedim ama  nasip olamadı, yine yurt dışına çıktım. Bu sefer uzun bir süre kaldım, evden çok Ethem amcayı arıyordum, ama ulaşamıyordum ve Türkiye'ye geldiğimde yine aradım, baktım boş birşey. Dağıtımda ziyaret etmeyi düşünüyordum, ziyaretten önce bir mektup göndereyim dedim ve bana gelen cevap sizin mektubunuzdu.
    Geciktiğimi biliyorum ama kusuruma bakmayınız, askerlikte bazı imkanlar kısıtlıdır ve Ethem amcanın bende olan tüm mektuplarını topluyordum ama sonra hepsini kaybettim, olsaydı size gönderirdim, ama kopyasını. Çünkü bende saklardım onları ve onunla ilgili sizden muhakkak bir cevap bekliyorum.Bunlar kitaba yazılmasa dahi şuan bana düşeni gönderiyorum. Lütfen bana bir cevap gönderin, sormak istediğiniz birşey varsa ya da başka birşeyler
    Ethem amca kalbimizde, onu yaşatacağız. Askerlikten sonra inşallah sizi görürüm. En azından rahmetli Ethem amcanın mekanını görsem dahi yeter bana. Herşey için teşekkür ederim. Kendinize iyi bakınız, size daha büyük başarılar diliyorum. Hoşçakalın, saygılarımla.
Ali CANPOLAT, 07Ekim2003





Başa dön        Önceki Bölüm          Sonraki Bölüm